Kategori arşivi: Kayseri Fıkraları

>Ya 450 Kayseri fıkrası desem

>401-KEÇİ KÜÇÜ YARENLİĞİ 
Bir köyde bir genç artık evlenme çağına gelmiş, anasına açılmış bir gün ve evlenmek istediğini söylemiş. Annesi, babaya bu lafı açınca baba demiş ki: 
-Biz fakir insanlarız. Elimizde bir keçimiz var. Filan Ağa bu keçiyi istiyordu. Ona keçiyi vereyim. Yerine bir kuzu alayım.Kuzu büyüyünce koyun olur.  Koyunu da satıp oğlanı evlendirelim. 
Gel zaman git zaman bu yarenlik devam etmiş durmuş ama bir süre sonra da laf tekrarlanmaz olmuş. Oğlan utana sıkıla annesine yaklaşmış: 
-Ana! Hani bir keçi küçü yarenliği vardı. Ne oldu? demiş. (Yusuf Özdemir) 

402-KIZIMIN ADI NEYDİ 
Civelek’in Ali Ağa bağa giderken Cevizlikuyu’dan yeni yetme bir kızın su çekmekte olduğunu görür. Canı su içmek ister, yanaşır. Aralarında şu konuşma geçer: 
-Kızımın adını bilsem de “bir su ver” desem. 
-Meyvelerin ilk yeteni. 
-Kızım Kiraz bir su ver de içeyim. 
Kız suyu verir ve: 
-Ben de emmimin adını bilsem de “afiyet olsun” desem. 
-Allah’ın aslanı. 
-Afiyet olsun Ali Emmi. (Kazım Yedekçioğlu) 

403-Besleme 

Eskiden Kayseri’de kullanılan ve Kayserili zenginlerin metresleri için kullandıkları bir tabirdir bu. 
Eskiden Kayseri’de bir adamın hatırının sayılı olması için Kayseri tabiriyle gittikleri yerde “minderlerinin serilmesi için” ya adam öldürmeleri, ya adam bıçaklamaları, ya da besleme tutmaları gerekmektedir. 
Eski zamanda Kayseri’de bir Ahmet Ağa vardır. İyi kalpli, temiz bir adamdır. Ne adam öldürecek yaratılıştadır, ne adam bıçaklamıştır, ne de besleme tutmuştur. Sırf bu yüzden çevrede itibar sahibi olamaz. Araya savaş yılları da girince ekonomik gücü günden güne zayıflar. İtibarı iyice zedelenmeye başlar. Besleme tutanların sayısı da günden güne azalır. Ahmet Ağa, bu duruma yıllar yılı içerler durur. 
Bir arkadaş toplantısında, arkadaşları bir kadını besleme olarak tutmaya karar verdiklerini, ikişer ay kadının ihtiyaçlarını göreceklerini anlatırlar ve Ahmet Ağaya iki ay da sen besle teklifini getirirler. Ağanın o günlerde parası da yoktur artık. Lakin, arkadaşları yanında itibar bozukluğu olur diye olumlu cevap verir. 
O günden sonra Ahmet Ağayı bir kara düşünce alır ki sormayın gitsin. Eşini de son derece seven Ahmet Ağa, durumu eşine de belli etmemeye çalışır ama eşi onun daldığı bu kara kara  düşüncelerin farkına varır. Ahmet Ağaya sürekli derdinin ne olduğunu sorar durur. Bu ısrarlara dayanamayan Ahmet Ağa, karısına olanı biteni anlatır: 
-Bak hanım, memleketin adeti kötü, adam vurmadın mı, bıçaklamadın mı, besleme tutmadın mı, gittiğin yerde adamın minderini sermezler, itibar bozukluğu yaratırlar. Geçen gün arkadaşlarla konuşurken, arkadaşlar bir besleme tuttuklarını, her birimizin ikişer ay kadına bakacağımızı söylediler. Ben de sesimi çıkaramadım, arkadaşlara açığımı vermedim ama biz kendi soframıza ekmek bulamazken bu kadına nasıl bakacağız onu düşünüyorum, der. 
Kadın, kocasını can kulağı ile dinler. Önce bir süre susar, düşünür, sonra “Bekle beni!” diyerek odadan çıkar. Bir süre sonra eski bir çıkını çeyiz sandığından bulup getirmiştir. Ağanın önüne koyar, “Aç!” der. Ahmet Ağa, “Bu nedir hanım?” diye sorar. “Çeyizimden kalma birkaç eşya” der hanımı. Ağa “Ne olacak bu şimdi? diye sorduğunda kadın: “Al bu eşyaları sat, beslemenin ihtiyacına yetecek kadar para eder. Bey, senin itibarının bozulmaması için bu beslemeyi tutmak şart oldu.” der. 
Ahmet Ağa duygulanır, hanımını alnından öper. “Ben senin üzerine gül koklar mıyım hatun?” der. “Orasını ben bilmem bey!” deyip odadan çıkar kadın. 
Ahmet Ağa, çeyizi basar bağrına doğru çarşının yolunu tutar. Aklından da bu işlere bir formül bulmak geçmektedir. 
Eşyaları çarşıda satar, sonra bir arkadaşının yanına varır. Küçüklükten dostu olan bu arkadaşına olanı biteni anlatır. 
-Ne yapacağım şimdi Remzi, bir formül bul, ben kadınımın üzerine gül koklamam der. 
Arkadaşı Remzi güler. 
-Düşündüğün şeye bak! Parayı sen kadına yedirmeyecek misin? Her gün evin ihtiyaçlarını sen kadına gönder, tamam mı? İş kadının koynuna kimin gireceğine kalsın, sen merak etme der. 
Sıra Ahmet Ağaya gelince ağa, kadının ihtiyaçlarını evine göndermeye başlar. Akşam olunca da kadının evine Ahmet Ağa gibi ince uzun bir adam giriverir. Kendisini Ahmet Ağa olarak tanıtır. Kadınla beraber olur, iki ay boyunca gününü gün eder. 
Böylece Ahmet Ağa, itibarını kurtarmış olur. 
Allah itibar bozukluğu vermesin. (Süleyman Sağlam’dan nakleden S.Burhanettin Akbaş) 

404-BİR ÇÖKELİK HİKAYESİ 
Develi’de Müsellim Ağa, Kayseri’ye geldiğinde Vali Bey sormuş: 
-Müsellim Ağa, Develi’de bugünlerde turfanda olarak ne çıktı? 
Müsellim Ağa cevaplamış: 
-Kardan arı, lezzetten beri, bazen yerken katlığı vuku bulan, Çökelik denilen zat-ı muhterem çıktı efendim. (Selim Özlen) 

405-BİZDEN BİLİRLER 
Develilinin biri, bağ işliyormuş. Anası da öğle yemeği için azığına çökelek sokumu koymuş. 
Öğle olunca adam azığını çıkarmış ve iştahla çökeleğini yemeye başlamış. Bu sırada iki şeytan da adamın bağındaymış. 
Şeytanlar, adamın iştahla çökelek yediğine bakarken biri demiş ki diğer şeytana: 
-Kalk gidelim, şimdi çökelik yerken ölür gider de ölümünü bizden bilirler. (Selim Özlen) 

406-AGOP’UN DÜĞÜNÜNÜ YAPMADAN GELMEYİN 
Selim Bey, bu kez de eskilere ait bir hatırayı o tatlı üslubuyla aktarıyor: 
1917 yılında Develi Ermenileri Bolşevik ihtilalinden sonra akın akın Rusya’ya göç etmişler. 
Malum Rusya’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurulmuş. Herkesin bildiği bolşevik ihtilali Rusya’da gerçekleşmiş. O yıllarda Develi’de oturan açıkgöz Ermeniler, oradan yer kapayım diye Rusya’ya akın akın göç etmişler. 
Bilindiği gibi ihtilal ve sonrası ora Anadolu gibi hür ve serbest olmayan bir yer. 
Develi Ermenileri Rusya’ya varınca çok baskılı bir uygulamayla karşılaşırlar. Bunları domuz ahırlarına, pancar tarlalarına sürmüşler. Çalışma yoğun, baskı çok, hürriyet yok. 
Gittiklerine çok pişman olan Ermeniler, Develi’de kalan Ermenileri Rusya’ya gelmemeleri için uyarmak istemişler. Ama dedik ya baskı var. Mektuplar sansürden geçiyor. Sistemi kötüleyenlere ağır ceza var. Mektupla alenen gelmeyin diyemiyorlar. Ama Develi’ye mutlaka bir haber ulaştırmaları gerekiyor. Düşünmüşler taşınmışlar, aralarından biri şöyle bir akıl vermiş ve bu aklı mektuba dökmüşler: 
Mektup şöyle: 
“Aman ha aman Hacı Nişan, 
Burası güllük gülistanlık bir memleket. Biz burada çok iyiyiz. Buraya gelmek istiyorsanız, yalnız Agop’un düğününü yapmadan gelmeyin.” 
Agop daha bebek, beşikte belleniyormuş. 
Lafın kısası “hiç gelmeyin” mesajını böylece şifreli bir şekilde ulaştırmışlar. (Selim Özlen) 

407-ÜÇ BAYRAM İKİ HARMAN 
Geçmiş zaman içerisinde Develi’nin Fıraktin köyünde Göğ Cuma’nın oğlu Yusuf Çavuş adında nüktedan bir zat varmış. 
Bir gün Fıraktin Köyü muhtarı Göğ Cuma’nın oğlu Yusuf Çavuş kendi muhtarlığı döneminde bir kız kaçırma olayı olur. Yusuf Çavuş, bu kız kaçırma olayında yanlış evrak düzenlemekten mahkemeye düşer. 
Develi’nin eski adliyesinde kız kaçırma olayından dolayı yargılanır. Uzun yargılama süresinden sonra son celseye gelinir ve Yusuf Çavuş hapis cezasına çarptırılır. 
Yargılama sonucunda 1,5 yıl ceza almıştır. 
Mahkeme çıkışında ahbapları Yusuf Çavuş’a sorarlar: 
-Mahkeme neticesi ne oldu, kaç gün ceza aldın? 
Yusuf Çavuş kendine has üslubuyla cevaplamış ahbaplarını: 
-Arkadaşlar, önemli bir şey yok! Üç bayram, iki harman gün aldım! (Selim Özlen) 

408-MANDIRACI 
Bir köydeki ahbaplarına misafir olan iki çerçiyi, ev sahibi hoşbeşle karşılayarak istekleri üzerine buz gibi su ikram etmiş. Aradan bir zaman geçmesine rağmen “aç mısınız, tok musunuz” dememiş. Çerçilerden biri, ötekine: 
-Mandıracı da secürüne avzın, deloğlanına geş, demiş. 
Erkilet gizli dilindeki bu cümlenin açıklaması şöyle: 
-Ev sahibi su ikramında iyi, ekmek konusunda kötü. (S.Burhanettin Akbaş) 

409-KAMYONU TEĞDİR 
Erkiletlinin biri, uzak bir şehirden yağ siparişi vermiş. Mal, kamyona yüklenmiş Erkilet’e gelecek. Bu sırada , uzak şehirdeki bir başka Erkiletli, Kayseri’deki Erkiletliye  gelmekte olan yağın kalitesiz olduğunu telgrafla haber vermiş: 
-pi giş çıktı, kamyonu teğdir 
Açıklaması: 
-Yağ kötü çıktı, kamyonu geri çevir. 
Bu telgrafı alan Erkiletli, bozuk malı almaz geri gönderir. (S.Burhanettin Akbaş) 

410-Pİ AVZINLAŞTI, GİDORU ÇOK AL 
Erkiletlinin biri İzmir’e gitmiş, yağ alacak. Otele Kayseri’den bir telefon gelir. Telefonda başlarlar Erkilet lisanıyla konuşmaya… Kayseri’den gelen telefondaki ses demektedir ki: 
-pi avzınlaştı, gidoru çok al. 
Açıklaması: 
-Yağ değerlendi, malı çok al. 
Bu konuşmaları dinleyen otel görevlisi, Erkletlinin ajan olduğu iddiasıyla polisleri çağırmış. Erkiletli, bunun gizli lisanları olduğunu polise anlatana kadar hal gelmiş başına. (S.Burhanettin Akbaş) 

411-CAŞ EFENDİ 
Erkiletlinin biri başka bir şehirde bilmediği bir topluluğa girmiş ve selamlamış: 
-Selamünaleyküm caş efendiler! 
Açıklaması: 
-Selamünaleyküm eşek efendiler! 
O toplulukta da Erkiletli biri varmış, konuşanı anlayıp cevaplamış hemen: 
-Aleykümselam caşın galaklısı. 
Açıklaması: 
-Aleykümselam, eşeğin büyüğü. 
Adam, o toplulukta Erkiletli birini düşünmediği için şaşakalmış. 
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

412-İyi ki Okumamışım! 

Bir kurt ile bir tilki, yolda bir katır yavrusu bulmuşlar. Kurnaz tilki demiş ki: 
-Şimdi bunu yesek bir günlük karnımız doyar. Lakin şunu ormana otlu bir yere götürsek de semizleşince yesek daha iyi olur demiş. Katır yavrusunu ormana otlu bir yere salmışlar. Aradan bir zaman geçmiş, gelip bakmışlar ki koca bir katır olmuş. 
Kurt ile tilkinin iştahı kabarmış. Katırla dostluklarını sürdürmüşler ama akılları hep onun işini bitirmekte… 
Tilkinin aklına bir cinlik düşmüş. Katır ve aslana demiş ki: 
-Kim anasını babasını söyleyemezse aramızda işi yok, demiş. 
Kendi hemen saymış: 
-Ben tilki oğlu tilkiyim. 
Aslana sıra gelmiş: 
-Ben aslan oğlu aslanım. 
Katır durumu anlamış. Bunların niyeti kötü. Bunlara demiş ki: 
-Bakın arkadaşlar, siz beni küçük yaşta buldunuz, büyüttünüz beslediniz. Ailem bana küçükten derdi ki senin ayağının altına isimlerimizi yazdık. Eğer bir gün lazım olursa oradan okutursun. İçinizde okuma yazması olan var mı, oradan okusun, ben de öğreneyim demiş. 
Aslan: 
-Benim okumam var, okuyabilirim demiş. 
Katırın ayaklarına yaklaşmış, altına bakarken katır bir çifte atmış, aslan ta karşıki çukuru boylamış. Bu manzarayı gören tilki, şaşkın şaşkın kaçmaya başlamış. Kaçarken de şöyle diyormuş: 
-Hay anama babama rahmet, iyi ki okutmamışlar beni. (Şahinde Bürüngüz) 

413-AKILLI İLE DELİ 
Ahmet Ağaya sormuşlar: 
-Kaç oğlun var? 
-Bir tane… 
-Akıllıysa sana , deliyse aleme yeter, demişler. (Yusuf Özdemir) 

414-Hem topal, hem de Kayserili… 
Adamın biri uzun zaman Kayserililerin yanında çalışmış. Kayserililerden bütün işlerin inceliklerini kavradığını düşünüyormuş. Bir gün dünyanın neresinde olsa karnım doyar artık deyip Kayseri’den ayrılmış. Uzun bir yolculuktan sonra Bağdat’a ulaşmış ve kente girer girmez bir hamama uğramış. Hamamcıdan kese yapacak birini istemiş. Hamamcı da bağırarak: 
-Topal Kayseriliyi getirin demiş. 
Adam şaşırmış, kendi kendine: 
-Hem Kayserili, hem de topal ha… Bağdat’ta bize ekmek yok diyerek Bağdat’tan hemen kaçmış. (Gertrude Bell) 

415-Kayseriliyi yılan ısırsa… 
Kayserilinin birini yanlışla bir yılan ısırmış. Duyanlar yılanın yardımına koşmuşlar ama yılanı kurtaramamışlar. (Gertrude Bell) 

416-Mahmut ve Armut 
Zamanın birinde ağanın biri, tarlasındaki arpayı biçtirmek için iyi tırpan kullanan, işini iyi bilen bir adam arıyormuş. Sormuş soruşturmuş, bu işi yapsa yapsa Mahmut yapar demişler. Ağa, Mahmut’u buldurmuş, Mahmut’a tarladaki arpaları kaç günde biçebileceğini sormuş. Mahmut, ölçmüş biçmiş: 
-Bir iki günde iş tamam ağa demiş. Yalnız yengem sabahları azığımı hazırlasın diye de eklemeyi unutmamış. 
Bir gün sonra Mahmut tarlaya varmadan Ağanın evine varmış, ağanın hanımından azık torbasını almış, doğruca tarlanın yolunu tutmuş. Tarlanın kenarında tek bir armut ağacı varmış. Mahmut, armut ağacının yanına yaklaşmış: 
-Selamünaleyküm Armut! 
-Aleykümselam Mahmut! 
Mahmut azık torbasını açmış ki, içerisinde soğan ekmek var. Armut ağacına sormuş: 
-Bu azıkla bu tarla biçilir mi armut? 
-Biçilmez Mahmut! 
Mahmut, armut ağacının dibine yatmış uyumuş. 
Bir gün sonra yine aynı manzara tekrarlanmış. Aradan iki gün geçince ağa sormuş: 
-Mahmut, iş bitti mi? 
-Bitmedi ağam? 
-Niye bitmedi Mahmut? 
-Dek durmuyor armut! 
Allah Allah demiş ağa, bu adam armut ağacından şikayet ediyor, deli mi ne? 
Sabah adamı kontrol etmeye karar veriyor ağa ve erkenden kalkıyor. Hanımına diyor ki: 
-Azığını hazırladın mı? 
-Hazırladım. 
-Ne koydun azığına? 
-Soğanla ekmek koydum. 
-Olur mu hanım, tarlayı biçecek adam soğan ekmekle doyar mı? Gir mutfağa güzel bir azık hazırla diyor. Hanım evde ne var ne yok Mahmut’un azığına koyar. 
Ağa da Mahmut’tan önce gider, armut ağacına çıkar, oraya gizlenir. 
Bir süre sonra azığını alan Mahmut da tarlaya ulaşır, armut ağacının dibine gelir ve azık çıkınını açar: 
-Selamünaleyküm armut! 
-Aleykümselam Mahmut? 
-Bu azıkla bu tarla biçilir mi armut? 
-Hem de nasıl biçilir Mahmut! 
Mahmut hemen tarlayı ölçer biçer, işe bir koyulur ki o biçim. Tarlayı akşama biçer bitirir. Akşam olur, Mahmut çıkar gelir ağanın yanına. 
-Ağam iş bitti. 
-Nasıl bitti bir günde Mahmut? 
-Yengemin sayesinde ağam! 
-Ulan Mahmut, iş yengene kalsaydı, bu iş sittin sene bitmezdi! (İdris Talih) 

417-ZENGİNİN ÇORABI 
Çok zengin bir adamcağız, ölümünün yaklaştığını hissedince oğlunu yanına çağırmış. Evvela vasiyetini bildirmiş ve demiş ki: 
- Beni mezara çoraplarımla gömün! 
Oğlu babasının bu vasiyetini anlamamakla beraber “tamam” demiş. 
Adam bir de mektup tutuşturmuş oğlunun eline. 
- Ölümümden sonra başın ilk sıkıştığında bu mektubu açarsın, demiş. 
Emr-i Hak vaki olmuş, adam ruhunu teslim etmiş. Eş dost toplanıp ağıt 
yakarken, oğlanı almış bir düşünce: “Ben şimdi babamı çoraplarıyla nasıl 
gömerim?..” 
Bir hoca bulup sormuş ama olumlu cevap alamamış. “Olmaz!” demiş hoca: 
“dinimizce uygun değil böyle bir şey!” Başka hocaya sormuş, o da olmaz 
diye kestirip atmış. Evlat çaresiz, mevtayı da artık bekletmek olmaz, gömmek lazım. Aklına birden babasının “başın ilk sıkıştığında aç” diyerek bıraktığı mektup gelmiş. 
emen mektubu arayıp, bulmuş. 
Mektupta şunlar yazılıymış: 
“Oğlum, gördüğün gibi ben bunca zenginliğime rağmen yanımda bir çorap bile götüremiyorum, gayrisini sen düşün… (S.Burhanettin AKBAŞ) 

418-KABAKÇI 
Yıl 1924… Kayseri’deki Rumlar Yunanistan’a gönderiliyor. Adamın biri Kabakçılık yaparmış, türlü türlü kabakları varmış. Her tür kabaktan tohum olsun diye alıp Yunanistan’a götürmek istiyor. Lakin vapur oldukça dolu, kabaklarının bir kısmını feda etmesini istiyorlar. Adam bir türlü karar veremiyor, kabaklarını denize atamıyormuş. Gemideki görevli adamı caydırmak için: 
-Bak eğer bu kabakları atmazsan çocuklarından birini denize atmak zorunda kalırız diyerek sadece gözdağı verip adamın karar vermesine yardımcı olmak istemiş. Adam düşünmüş taşınmış herkesin şaşkın bakışları arasında cevabını vermiş: 
-Atarsan at, çocukların tohumu bende nasıl olsa, ama ben kabak tohumlarını bir daha nereden bulayım! (Vasili Mavridi’den nakleden S.Burhanettin AKBAŞ) 

419-ZIMPARA KAĞIDI 
Kayserili bir dükkan sahibi oğluna öğüt veriyormuş: 
-Bak oğlum, bir müşteri senden dükkanda olmayan bir şeyi isterse, kesinlikle “yok” demeyeceksin. O yeni bitti, yerine şunu vereyim deyip eli boş çıkmasını önleyeceksin. 
Çocuk öğütleri dinlemiş. Dükkanda yalnız olduğu bir gün içeriye bir müşteri girmiş. 
Müşteri: 
-Tuvalet kağıdı var mı? 
Çocuk bakmış ki dükkanda tuvalet kağıdı yok. 
-Efendim, tuvalet kağıdı yeni bitti, isterseniz onun yerine zımpara kağıdı vereyim! 
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

420-SENİN ŞU OŞŞUKÇULUĞUNA NE DİYEK YA… 
Vakti zamanında Kayseri’de yine bir mübarek ramazan ayı geçmiş, bayram günü gelmişti. Bir bayramlaşma esnasında iki komşu hanımın arasında şöyle bir konuşma geçmiş. 
Kadınlardan biri ramazan ayı hakkında konuşuyormuş: 
-Mübarek, nasıl da geldi, geçti. Doyamadık. Bir otuz gün daha olsa tutardık. Otuz gün nedir ki bir altmış gün daha olsa tutardık. 
Ev sahibi hanım bir sabretmiş, iki sabretmiş, dayanamamış: 
-Komşu, komşu! Cenab-ı Allah otuz gün demiş Ramazan orucuna. Lakin senin bu oşşukçuluğuna (yağcılığına) ne diyek ya… (S.Burhanettin AKBAŞ) 

421-FATMAAA! GOP, GOP, GOP! 
Kayseri’den bir aile memuriyet sebebiyle başka bir şehre göçmüşler. Taşındıkları evin karşısında bir çocuk parkı varmış. Evin hanımı bakmış ki komşu kadınlar, paktaki çocuklarını eve şu sözlerle çağırıyorlar: 
-Aaayşeee, koş, koş, koş! 
O da kızına böyle hitap etmek istemiş: 
-Fatmaaa! demiş ama arkası gelmemiş. Kırk yıllık kani, olur mu yani hesabı, sonra bildiği gibi devam etmiş: 
-Gop, gop, gop! 
(Kayseri Ağzı’nda gopmak fiili koşmak anlamına geliyor.) (.S.Burhanettin AKBAŞ) 

422-OSSUN ONU DA YİRİK 
Bir Kayserili ile bir İstanbullu trende aynı kompartımanda seyahat ediyorlarmış. Yemek zamanı Kayserili çıkınını açıp sucuk, pastırma çıkartmış ve İstanbulluya “Buyur beğ” demiş “Beraber yiyek” İstanbullu “Teşekkür ederim ama benim basurum var” deyince Kayserili “Ossun” demiş “Sonra da onu yirik” 
(Rahmetli Cenk Koray’ın anlattığı bir Kayseri fıkrası idi. S.B.A.) 

423-GICIK OLDUK 
Yeşilhisar’a uğrayan politikacılar, kırk yıl boyunca hep meşhur Gıcık Tüneli Projesi’ni anlatıp durmuşlar. Bir arpa boyu yol ilerlemeyen bu projeden bahsedilmesinden usanan Yeşilhisarlılara gına gelmiş. Seçim yaklaştığı bir zaman politikacının biri yine Yeşilhisar’a uğramış. Yine Gıcık Tüneli’nden bahsetmeye başlayınca Yeşilhisarlı Abdullah Ediği politikacının sözünü keserek: 
-Şu Gıcık Tüneli’nden bahsetme artık, hepimizi gıcık etti zaten, demiş. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

424-BİZ SAMAN MI YİYORDUK 
2000 yılında Yunanistan’dan Ağırnas’a festivale gelen Rumlarla Ağırnaslılar eskileri konuşarak yad ediyorlar. 93 yaşındaki Stavros Farasapulos da onların sorularına cevap veriyor. 
Muhabbet böyle gelişince Ağırnaslılar yemekleri sıralıyorlar: 
-Nevzine yapar mıydınız? 
-Yapardık! 
-Mantı yapar mıydınız? 
-Yapardık, çok gözel olurdu. 
-Arabaşı yapar mıydınız? 
-Yapardık, yapardık! 
Derken yemek sohbeti uzayıp gidince Stavros sıkılıyor ve şöyle cevaplıyor: 
-Hepsini yapardık, biz saman mı yiyorduk yav! (S.Burhanettin AKBAŞ) 

425-GÜN DE DURULACAK GÜN DEĞEL 
Bir Avşar Beyi, artık yaşı kemale erdiği için Hacca gitmiş, toygundan soygundan elini eteğini çekmiş. Yedi tane de oğlu varmış. Bir gün çadırlarında otururken boğazdan bir kervanın geçtiğini görmüşler. Oğlanlar sıkıntıda, kervanı soymak istiyorlar ama babaları ne der. Baba da oğlanların sıkıntısı anlamış, başlamış düşünmeye. Sonra çocuklarına demiş ki: 
-Ben size gidin de şu karşıdaki kervanı soyun demem, diyemem. 
Biraz daha düşünmüş, haykırmış birden: 
-Lakin  bugün de durulacak gün değel! (S.Burhanettin AKBAŞ) 

426. ÇERÇİ EMMİNİN BOZ EŞŞEĞİ 
Bir Yörük obası, Sarımsaklı suyunun kenarına çadırlarını kurmuş.Koca bir oba… Obadaki Yörük kadınlarına incik boncuk satmak isteyen bir Çerçi Emmi de eşeğiyle obaya gelmiş. Akşama kadar incik boncuk satmış. Hava kararınca Çerçi Emminin gözü köye gitmeyi alamamış. Oba beyine varmış. Bey de Çerçi Emmi’ye kendi çadırının yanındaki boş çadırı göstermiş, “Bugün burada kal Çerçi Emmi” demiş. 
Çerçi Emmi, gecenin bir yarısı uyurken çadırına birinin geldiğini fark etmiş ve uyanmış. Sezdirmeden geleni kör karanlıkta takip etmeye çalışmış. Nihayet anlamış ki bu bir delikanlı ve elindeki değnekle yan çadırdaki birine işaret veriyor. Çerçi Emmi’nin de çadırda olduğunun farkında değil. Neyse… Delikanlı yandaki çadıra alttan değneğiyle işareti verince çadırın kenarından bir kızın vücudunun yarısını uzattığını ve erkekle kızın böylece birlikte olduklarını anlamış. Ya sabır demiş sinmiş köşeye. Bir böyle, iki böyle, üç böyle deyince Çerçi Emminin de nefsi azmış. Üçüncüden sonra delikanlı çadırı terk edince Çerçi Emmi değneği alıp kendi de yan çadıra alttan işaretini vermiş. Bir kızın yarım vücudu bu çadıra sarkmış ve Çerçi Emmi kızla beraber olmuş. 
Sabah gün ağarırken Çerçi, çadırın dışına çıkmış ki dışarıda ayın on dördü gibi bir kız duruyor. Obanın öbür ucundan bu ucuna da bir delikanlı atını sektire sektire gelip gidiyor. Kız da onu hayran hayran izliyor. Kız, yanında duran Çerçi’yi fark edince, ona manidar bir laf etmiş: 
- Şu delikanlıyı görüyon mu Çerçi Emmi, atını nasıl da sektiriyor. Nasıl sektirmesin ki, dün gece atının önüne dört torba saman koydum. 
Manalı lafı anlayan Çerçi Emmi lafı yapıştırmış hemen: 
-Sen, delikanlının atının önüne dört torba saman koydun ya kızım, korkarım ki bir torbasını Çerçi Emminin boz eşşeği yedi! 
Kız: 
-Hi hi deyip utancından kaçıp gitmiş oradan.  (Mustafa Bürüngüz) 

427. AĞA İDİ BEY İDİ 
Bir Avşar kadının beyi vefat etmiş. Ağıtlar yakılırken karısı da “Ağa idi, bey idi, gitti ağam gitti, gitti beyim gitti” diye ağlıyormuş. Komşulardan biri kadına demiş ki: 
-Git gız, ağalığı da beyliği de nerden çıkardın, demiş. 
Kadın, ağlarken bir taraftan da cevabını veriyormuş. 
-Aman kele, bey idi, öğleye kadar yatar mıydı, bey olmasaydı?Ağaydı, aldığını geriye vermezdi, böyle yapar mıydı ağa olmasaydı? (S.Burhanettin AKBAŞ) 

428. BİRER BİRER TÜKENİR Mİ 
Avşarlarda adettir, ölünün ardından ağıt yakılır. Uzunyayla’da ağıt yakmayı bilmeyen Çerkez köyleri Avşarlara özenirler ve Avşarlardan ağıtçı kadın getirip ölülerine ağıt yaktırırlarmış. Bir gün köyün birinde ağıtçı kadının biri başlamış ağıtını yakmaya: 
Ne deyim ne ağlayım 
Ölü bizim olmayınca 
Birer birer tükenir mi 
Onar onar ölmeyince 
Uzun hava tarzında ağıtını söyleyen kadın nasıl olsa kimse anlamaz diye düşünürken köyden bu sözleri anlayan biri çıkınca ağıtçı kadını hemen köyden kovmuşlar. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

429.  M E H M E T  A Ğ A 
    Bünyan ‘da düğün sahibi yemek vermektedir.Her odayı teker teker 
dolaşıp hal hatır sorar.Odanın birinde davetlilerden birini görür 
görmez”hoş geldin Mehmet Ağa ”der.Davetliler odada yedi kişiler. 
Hepsi birden ayağa kalkıp düğün sahibine”hoşbulduk”derler. 
Düğün sahibi davetlilere bir bakar ki, yedisinin adı da Mehmet’tir. 
Şaşırır ve lakaplarıyla saymaya başlar: 
      Şu Bılızın MEHMET AĞA 
      Şu Fisoğun MEHMET AĞA 
      Şu Binnazın MEHMET AĞA 
      Şu Bekaroğlanın MEHMET AĞA 
      Şu Sahtecinin MEHMET AĞA 
      Şu Deli Dudunun MEHMET AĞA 
      Şu Paşa Ustanın MEHMET AĞA 

   NOT:Bu fıkrayı bize vefatından önce nakleden Baltacıoğlu 
MEHMET AĞA’yı rahmetle anıyoruz. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

430. TOHUMLUĞUN MUSTAFA 
  Tohumluğun Mahmut Ağa Allah’ın rahmetine kavuşur.Konu,komşu ve 
akrabaları cenazenin başına toplanırlar.Yakınları ağlaşıyor,diğerleri ise ağlayanları teselli etmeye çalışıyorlar.(Bu sülalenin muziplikleri ise herkes tarafından bilinmektedir.) 
  Oğlu Mustafa cenazenin başında ağlamaktadır.Bu arada üzüntüsünü 
sesli olarak dile getirir. 
    -Doktor,doktor gezdirdim de derdine çare bulamadım. 
AĞOOOOOM,AĞOOOOOM. 
 Bu sırada yanında oturmakta olan Kaşıkçıların Şükrü hemen atılır. 
      -Git adam git.Ne doktoru,adamcağıza bir aspirin dahi almadın,der.     
  Bu söze bozulan Mustafa: 
    -Lan oğlum ölümüze de mi ağlatmayacaksınız.Durun da ağama bir 
ağlayım.  der. 
     Bu sırada yan tarafta oturan Foto Ali Öner söze atılır. 
  -Doktor,doktor gezdirdim de derdine çare bulamadım.Oy Ağooooom 
oy,Devetaş’tan su getirdim de karnında lüp lüp etti, oy Ağoooom oy, der. 
Bu söz üzerine herkes gülmeye başlar.Ölüyü ve ölü evini unutup bir 
düğün evine çevirirler.   (Ali Cengiz) 

431.TENZİLENİN ALİ 
Orta yollu tüccar olan Tenzilenin Ali, günün birinde iflas etmiş. Durumunu kurtarabilmek için borç aramış, bulmamış. Sonunda çaresiz kalınca camideki halıları, kilimleri çalıp satmaya karar vermiş. Camiye girmiş, kendi kendiyle konuşmaya başlamış: 
-Selamünaleyküm Allah’ın evi! 
-Aleykümselam Tenzilenin Ali! 
-Kusura bakma Allah’ın evi, elimde para kalmadı. Buradaki halıları götürmeye geldim. 
-Sana ne diyen var Tenzilenin Ali, gel gel otur, al al götür. 
Böylece kendi kendine izin de alan Ali, halıları ve kilimleri alıp götürmüş. Bir gün şirketini düzeltip zengin olduğu zaman, camiden aldığı ve kilimlere karşılık camiye bir kamyon halı ve kilim getirmiş. (Ali Cengiz) 

432. KAZMA KÜREK: AVŞAR 
Pınarbaşı’da Cuma günleri köylüler kazaya gelirler. Hem Cuma namazını kılarlar hem de evin alışverişini yaparlar. Nalburiyeci Çerkez, müşterilerini şahsen tanıyor, ama isimlerini bilmiyormuş. Veresiye defterine şöyle yazıyor: 
Kazma kürek: Avşar (Ziya Şahin) 

433. KAYSERİLİ YÜZÜ 
Kayserili tıraş olacaktı. Berber  “buyurun” deyip döner koltuğu gösterince koltuğu cevirdi, sırtı aynaya gelecek şekilde oturdu. Berber şaşırdı: 
- Beyefendi, neden ters oturdunuz? 
Kayserili, telaşsız: 
- Sabah sabah, dedi, Gayserili yüzü görmek istemem de… (M.Y.) 

434. BİR DAHA ÇAY İÇMEM 
Köylük yerde baba dede dostluğuna çok önem verirler. Mahmut Dayının dostu Katip Hüseyin mapusa düşmüş. Ziyaretine gelirler. Cezaevi dışarıya nazaran daha lüks. Parası olana Yenice sigarası, kolonya, çay, kahve, ne ararsa var. Bizim köyde çay ikramı pek yaygın değil. Çay şeker belirli evlerde bulunuyor. En yaygın ikram şerbet, o da misafirlere soğuk olarak ikram ediliyor. 
Katip Hüseyin ziyaretçilerini karşılayıp buyur ediyor. O sırada çay geliyor. Hüseyin Ağa yavaşça “pufke” diyor, Kürtçe “üfürerek iç” demek. Mahmut Dayı duymuyor olacak, sıcak çayı hüp diye kafaya dikiyor. Amma ağzına bir top ateş düşmüş. Ne yutabiliyor, ne atabiliyor. Ağzı, damağı, dili kavrulmuş. Çayı getirene sövüp sayıyor. Sel sümük birbirine karışmış. On beş gün aç susuz geziyor. Bir daha ömrü boyunca çay içmiyor. (Ziya Şahin) 

435. DAHA TOKLU OLMADIK MI? 
Mehmet Emmi dünyalar güzeli nur yüzlü bir ihtiyardır. Bulgaristan göçmeni aynı zamanda. Peynircilik üstüne eline su döken olmaz. Öyle tatlı dillidir ki, herkese “kuzum” diye hitap eder. “Al kuzum, ver kuzum” Her lafı kuzuyla başlar, kuzuyla biter. Yanında çalışanlardan bir Kürt oğlu, Mehmet Emmi’ye der ki: 
-Yav Memmed Ağa, guzum guzum diysen, daha toklu olmadık mı? (Ziya Şahin) 

436. VAY AVŞARLARIN BAŞINA 
Pazarören’in mahallelerinin birinde 1893 yılında göç etmiş Kars Muhacirleri yaşar. Bu insanlar munis, müşfik, kendi hallerinde tarlada tapanda çalışırlar, geçinip giderler. Mevsim yaz, aylardan ağustos, tarlada ekin biçiliyor. Ahmet Emmi, ırgatları coşturuyor: 
-Hele dadaşlar vurun ha, az kaldı ha! 
Olacak bu ya… Köyde bir deve vardır. Sahibi bunun avare gezmesinden bıkmış, işe güce yarasın diye düvene koşmuş. Deve dönerken, dönerken kafası kızmış. Hadiii… Düven arkasında parlamış gidiyor. Köyden çıkana kadar, önüne çıkan dam, duvar ne varsa yıkmış. Tozu dumana katarak bizimkilerin üzerine doğru geliyor. Herkes korkuyla gelene bakıyor. Ahmet Emmi’ye sormuşlar: 
-Bu nedir? 
Hoca elini alnına koymuş: 
-Ulan bu olsa olsa Mehdidir. Vay selatü tüncâyı bilmeyen Avşarların başına. (Ziya Şahin) 

437. PENAYI KIRDIM 
Pazarören Öğretmen Okulunda altmışlı yıllardayız. Öğrencinin birisi velisine mektup yazar. “Babacığım, okulun penasını kırdım, bana acilen para gönder.” Babanın eline mektup ulaşır. Düşünür taşınır pena’nın ne olduğunu bulamaz. Köyün hocasına sorarlar, hocadan da doğru dürüst bir cevap olmaz. Üstüne üstlük bir de Osman Emmiye zılgıt çeker. Gariban Osman Emmi, dört tane koyun satar. Bulur buluşturur, o zamanın parasıyla oğlana beş yüz lira gönderir. Pena okulda mandolin çalmaya yarayan parmak ucu kadar küçük aletin adı imiş. (Ziya Şahin) 

438. ANASINI DÖVDÜRMEDİM YA! 
Aşık Ziya, çok yardımseverdir. Yufka yürekli, saf, Anadolu insanıdır. Bu yüzden başı sürekli belaya girer. Bir gün Eski Alemdar Sinemasını geçer. Otobüs durağının arkasında bir kalabalık görür. Bir anda kalabalığın içerisinde bulur kendini. Baksa ki iki sıfır iki boyunda bir adam, kafası usturaya vurulmuş, palabıyıklı çam yarması, zavallı bir kadını dövüyor. Küfürler ederek : 
-Cazı, ben mapushanedeyken babamın malını güveyilerine yedirdin.” diyor. Kadın, adamın anası. Aşık Ziya atılır ortaya, adamın bileğinden şap diye tutar. 
Adam: 
-Ulan ben bu kafayla hapishanenin duvarını yıktım. Bana Çatlağın Mehmet derler. Bu bileği daha kimse bükmedi, deyip aşığı tek eliyle havaya kaldırır. Bir kağnı sopa atar aşığa. Kalabalıktan kimse yardımcı olmaz. Adam aşığı dövmekten sıkıldıktan sonra fuleli adımlarla geçip gider. Aşığın başına toplananlar: 
-Kardeşim sana neydi, niye araya girdin, bu kadar dayak yedin, şeklinde konuşurlarken aşık cevabını verir: 
-Olsun, anasını dövdürmedim ya! 

439. NİDİCEN? 
Kayserili orta yaşlı bir kadın caddenin göbeğinde telaşlı telaşlı koşturuyormuş. O sırada trafik polisi yayaları durdurmuş ve arabalara geç işareti vermiş. Kadın hiç oralı olmadan yoluna devam etmiş. Polis bağırmış: 
- “Kadın nereye? Dur dur.” 
Kadın büyük bir hışımla dönüp polise işkilli işkilli: 
-”NİDCEN? Eltime gidiyom” demiş. 

440. KURAN KURSU 
Kayserinin sosyetik kadınları Kuran kursuna gidiyorlarmış. Hoca o gün surelerin yer yüzüne inişlerini anlatıyormuş. Hoca başlamış anlatmaya. 
-” Yüce Sübhaneke inerken gök yarıldı, denizler kabardı, tufanlar koptu, yerler sallandı, sonra mucizeler oldu.” 
Kadının biri hayretler içinde daha fazla dayanamayıp yanındakine dönmüş fısıldamış 
-”Gorüyon mu kotü Sübhanekeyi?” 

441. ALİ ÇAVUŞUN İTİ 
Ali Çavuş hatırı sayılır bir paraya it alıyor. Köylülere öyle anlatıyor ki, bu itin önüne ne kurt çıkabilir ne de ayı. Dağda bir keresinde dört kurdu birden boğuyor falan. Gel zaman git zaman kış gelmiş çatmış, it kapının önündeki küllükte devamlı yatıyor. Ali Çavuş, her gün yal yapıp yediriyor ama itten ses soluk yok. Daha ürüdüğünü duyan olmamış. 
Bir gün köylüler bir kurt vurmuşlar. Leşini alıp getiriyorlar. 
-Ali Emmi senin it nerde? 
-Aha damda yatıyor soyha! 
İt yanını güneşe vermiş derin uykularda. Kurdun leşini karşısına koymuşlar. Köpek bir süre sonra uyanmış, ağzını sonuna kadar açıp esnemiş. Ayaklarını uzatıp gerinmiş. Kafasını kaldırınca bir kurdun leşini görünce acı acı çenileyerek arka arka gitmeye başlamış. İt, damdan aşağı düşüp ölmüş. Ali Çavuş, kimsenin yüzüne bakamıyor tabii. (Ziya Şahin) 

442. ALİ ÇAVUŞUN EŞEĞİ 
Yaz gelince Ali Çavuş tırpanını almış, tarlaya ekin biçmeye gitmiş. Eşeğini tarlanın en otlu yerine örklemiş. Eşek ne yapıp ediyor, yığının arkasına geçiyor ve orada Ali Çavuş’un öğle yemeği için getirdiği azığı yiyor. Ali Emmi aç kalıyor. 
Ali Çavuş: 
-Ulan eşşek, seni dövsem günah, sövsem el beni kınar, sana bir ceza vereyim de aklın başına gelsin, diyor. 
Eşeğin ağzına iki tane kalem biber veriyor. Eşek ağzına giren biberi ısırınca yeri göğü birbirine katıyor. Ok gibi fırlayıp tarlada iki tur atıyor. Korkunç sesler çıkararak havaya çifteler savuruyor. Dizlerinin üzerine çöküyor, ağzını yere sürerek şaha kalkıyor. Ön ayakları ile boks yapar gibi for for diye hapşırarak ağzındakini atmaya çalışıyor. İleriki tarladan komşusu Ali Çavuş’a sesleniyor: 
-E bire Ali Ağa, nöördün, eşşeğe içirdin mi? Tapu kadastro memuru gibi tallayı ölçdürüyon? (Ziya Şahin) 

443. İKİ KİLO YETER 
Adamın biri, Kayseriliye sormuş : 
-Bir eşeği boyamak için kaç kilo boya gerek! 
Adamı baştan ayağa süzen Kayserili : 
-Senin boydaki bir eşek için iki kilo yeter! 

444. SANA DA MI MALUM OLDU 
Kayserilinin biri kumarbazmış, bir gün her şeyini kaybetmiş, elinde bir eşek kalmış…Önce sol ön, sonra sağ ön, daha sonra, arka sol, her üc ayağa da zar atmış, kaybetmiş, sıra dördüncü ayağa gelmiş, tam o sırada eşek hazin hazin anırmaya başlayınca, Kayserili : 
-Vah karagözlüm vah!, demiş. 
-Sana da mı malum oldu! 

445. TAKSİMETREYİ DURDUR 
Taksinin yokuşta frenleri patlamış, müthiş bir hızla aşağı iniyor. Kayserili müşteri bağırmış: 
-Durdur şu arabayı. 
Şoför panik içinde haykırmış: 
-Durduramıyorum!.. 
-O zaman taksimetreyi durdur hiç değilse. 

446. PALA’NIN HALİ 
Bir gün Kayseri’ye palanın biri gelir. gelir gelmesine de Kayseri’de böyle Pala o vakte dek görülmemiştir. Pala kaşına kaşına çarşı pazar gezmektedir. Bunu gören Kayserliler huzursuz olur. Kayserilinin biri  yavaşça Palaya yaklaşarak kulağına fısıldar, Pala bin renk değiştirir, köşe bucak kaçmaya başlar ve tüm Kayseri halkı paladan kurtulur. Herkes merak eder, palanın kulağına Kayserilinin ne dediğini. Israr üzerine anlatır: 
-Aman hemşehrim, bura senin bildiğin şehirlerden değil, burada senin gibi palaları görünce zollu uydururlar, haberin olsun, dedim. 

447. ORADA İŞİNİZ NEYDİ? 
Kayserili biri İngiltere’de bir lokantada yemek yiyormuş. Garson “Siz var Türk olmak ve ben size kızgın olmak.” Deyince Kayserili: 
-Neden diye sormuş. 
Garson pişkince cevap vermiş. Siz bizi Türkiye’de denize döktünüz 
Kayserili cevabını vermiş: 
-Af edersiniz, orda ne işiniz vardı? 

448. Kayserili ile CİN 
Gözleri görmeyen, bekar ve fakir Kayseriliye bir cin çıkagelmiş. 
“Benden bir şey dile, yerine getireceğim” demiş. Cin, Kayseriliye sormuş: “Gözlerini mi istesin, zenginlik mi istesin, evlenmek mi istesin?” 
Kayserili düşünmüş, sonunda kararını açıklamış cine : 
“Oğlumu, altınlarımı sayarken görmek istiyorum” demiş. 

449. BİZ BURADA EŞŞEK BAŞI MIYIZ? 
Uzun yıllar önce adamın biri şehirde dolaşırken çok sıkışmış, 
acilen bir tuvalet bulma telaşına düşmüş. 
Ona sor buna sor derken zar zor bir umumi tuvalet bulmuş. 
Hızla dalmış içeri, bir ibrik kapmış ama o da ne, tuvalet görevlisi seslenmiş (o zamanki adı ile ibrikçi, 
o zamanlar öyle çeşme falan olmadığından su sorunu ibriklerle halledilmekte, 
bu ibrikler de doldurulup tuvalet girişine dizilmekte imiş) 
- Hop hemşerim nereye? 
- Arkadaş durum çok acil, işimi göreyim çıkarken ücreti veririm. 
- Sana ücret diyen mi oldu ? 
- Yapma etme hemşerim çatlayacağım, bırak ihtiyacımı gidereyim. 
- Olmaz arkadaş, önce o elindeki ibriği koy bakalım aldığın yere. 
Olurdu, olmazdı derken adam zoraki ibriği bırakmış. İbrikçi : 
- Hah şöyle, şimdi işini göreceksen şu sol baştaki ibriği al, gir içeri. 
Adam can havliyle kapmış ibriği ve dalmış tuvalete. 
Neyse ihtiyacını gidermiş ama sinirden de duramıyor yerinde. 
Çıkışta yapışmış ibrikçinin yakasına : 
- Kardeşim seni millete eziyet et diye mi koydular buraya? Ne diye bırakmadın içeri. 
 Ha o ibriği almışım ha bunu, ne fark etti ? 
İbrikçi gayet ciddi bir tavırla cevaplamış : 
- Birader biz burada eşşek başı mıyız !!!  (Dr. Metin Boşnak) 

450. 75 KURUŞ VERDİLER 
Kayserili bir çocuk iş bulup sürekli çalışıyormuş.  Komşu bir  kadın çocuğa öğüt veriyormuş: 
- ” Yavrum sen neden okula gitmiyorsun ? ” .  Çocuk : 
- ” Gittim teyze ancak 75 kuruş verdiler. Şimdi ben 250 kuruş kazanıyom. ” (S.Burhanettin AKBAŞ) 

>ve ve ve 400 Kayseri fıkrası oldu

>351-300 BİN LİRALIK ÇEK 
Kayserili, Adanalı, Antepli borçlarını ödemek için İstanbul’a 
gitmişler. Borçlarını ödeyecek adam ölmüş, Karacaahmet mezarlığında yatmakta. Adanalı der ki: 
-Ben yine de borcumu ödeyeceğim. 
100 bin lirayı mezarın başına bırakmış. Antepli de aynısını yapmış, 100 bin lirayı mezarlığın başına koymuş. Sıra Kayseriliye gelmiş: 
-100 bin bozuk yok. Ben şu 200 bin lirayı alayım. 
Paraları almış ve mezarın başına 300 bin liralık bir çek bırakmış. 
(Süleyman SAĞLAM) 

352-HARBE GİDİŞ PEKİYİ 
1950’nin sonlarında Ahmet Kölerbe, ilkokulda öğrenci. Bir gün 
evlerine ziyarete gittim. Ablam, eniştem ve yeğenim oturuyorlardı. Karnesini verdiler baktım çoğu dersleri zayıf. O zamanlar öğrencilerin tutum ve davranışlarına not verilir, hal ve gidiş notu yazılırdı. Ablam ve eniştem okur yazar olmadıklarından karneyi bana okuttular. Anlaşılır bir ifade ile tane tane:
-Hal ve gidiş pekiyi, diye okuyunca yaşlı eniştem yanlış anlama ile sevindi. Birden coştu, yüksek perdeden konuştu: 
-Aferin oğluma harbe gidişi pekiyi, dimek ki harbe iyi gider, iyi yürür, oh ne ala ne ala!… (Ali ASLIM) 

353-ÇUKURUN AYI 
Akdağlıların, Çukurlularla kavgalı oldukları ve Çukur’da Rumların yaşadığı yıllarda Akdağlı kadın tuvalet için gece evin avlusuna oturur. Karısının poposunu gören kocası der ki: 
-Yav avrat senin popon gibi bir popo daha olsa bütün Akdağları ışıtırsınız. Bizim de yarı gavur yarı Müslüman Çukur’un ayına eyvallahımız olmaz. (Ercan ALIMCI) 

354- OĞLAK KADAR HOROZ 
Horozu çalınan Kör Osman, muhtar odasına şüpheli Veli’yi getirtir. 
Veli, horozu çalmadığını söyler. Kuran üzerine yemin etmesi istenir ve abdest alması söylenir. Veli abdest alırken sağ ayağını yıkamaz. Bunun üzerine abdest suyu döken Gizir, Veli’ye der ki: 
-Adamın oğlak kadar horozunu yedin. Çatlarım diye abdesti tam almıyon de mi? 
Veli hemen cevap verir: 
_Ne oğlağı be adam, yumruk kadardı. Ben bile doymadım. (Ercan ALIMCI) 

355-CAMİYE ERKEN GELMENİN SIRRI 
Adamın biri camiye sürekli erken gelirmiş. Diğer arkadaşı sormuş: 
-Arkadaş sen benden erken geliyorsun, bunun hikmeti nedir? 
-Gayet kolay, ben iki evliyim. Biri elbisemi giydirir, biri abdest suyumu döker, erkenden gelirim. 
Adam eve gitmiş, bir hanım daha almış. Çok geçmeden iki hanım kavga etmeye başlamış. Adam evden kaçmış. Camiye arkadaşından daha evvel gelmeye başlamış.  (Nihat İŞMAN) 

356-SENİN ADIN ATAMAN 
Bir adam, Ataman isimli birine üç yaşında öküz diye ağzı çökmüş, 
dişi olmayan bir hayvan satmış. Ataman Ağa, bu hayvanı elinden çıkaramamış, tekrar ilk sahibine götürmüş. İlk sahibi şöyle demiş: 
Senin adın Ataman 
Yoğurdu süte kataman 
Beşyüz yaşına da varsan 
Bu öküzü sataman                  (S.Burhanettin AKBAŞ) 

357-MİSAFİR 
Karlı  kış günü Bünyanlı biri Bünyan’ın köylerinde yolculuk yapıyormuş. Kar tipi derken yol görünmez olmuş. İlerde bir ışığı fark edip ona doğru gitmiş. Burası bir köylünün eviymiş. Kapıyı çalmış, ihtiyar adam açmış. Ama bu yolda kalmış tanrı misafirine hiç candan davranmamış. Gece olmuş misafir yatmadan önce ev sahibinin pencerenin buğusuna şöyle yazdığını fark etmiş: 
Misafir denen it 
Evimden defol  git 
Sabah olmadan kalkmış misafir, bakmış ki hava düzelmiş. Yola çıkmadan önce o da penceresinin buğusuna şöyle yazıp evi terk etmiş. 
Ev sahibi denen katır 
Hiç mi yok sen de hatır? 
Misafiri seversen 
Üçü de yatır, beşi de yatır.            (S.Burhanettin AKBAŞ) 

358-RAMAZAN 
Bünyan’da evin birinde saflığı ile ünlü bir gelin vardır. Ramazan ayının yaklaştığı günlerde kaynana ramazan hazırlığına başlar. Aman ramazan gelecek şunu alalım gelinim koy şuraya, aman bunu alalım gelinim koy buraya diyerek bayağı bir malzeme alırlar. Aradan birkaç gün geçer, kaynananın evde olmadığı bir gün kapıya bir dilenci gelir. Saf gelin dilenciye sorar: 
-Amca senin adın ne? 
Dilenci: 
-Ramazan, der. 
Gelin: 
-Aman kaynanam ramazan gelecek diye senin için bazı şeyler ayırmıştı 
der ve bütün alınan erzakı dilenciye verir. Ramazan ayına girince kaynana gelinden aldıkları malzemeleri ister. 
Saf gelin: 
-Geçen gün biri geldi. Adını sordum Ramazan dedi.  Ben de bütün 
malzemeleri sen ramazan gelecek dediğin için ona teslim ettim der. 
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

359- HIZIR 
Bünyan’da zamanın vaizlerinden Müderris Celal Hafız pazardan bazı gıda maddeleri ve fırından ekmek alır. Hamal Hıdır Dayıyı çağırarak evine götürmesini söyler. Hıdır Dayı erzakları alarak hocanın kapısına dayanır. Kapıyı çalar. Evin hanımı içerden: 
-Kim o, diye sorar. 
Hıdır Dayı: 
-Hıdır der. 
Evin hanımı Hıdır sözünü Hızır (A.S.) anlayarak heyecanlanır ve bayılır. Kapının açılmasını biraz daha bekleyen Hıdır Dayı malzemeleri eşiğe bırakır ve gider. Daha sonra kendisine gelen evin hanımı kapıyı açar, paketler içerisindeki malzemeleri sevinçle alır. Heyecanla kocasının eve gelmesini bekler. Akşam eve gelen kocasını sevinç ve heyecan dolu bir şekilde karşılar. 
Kocasına: 
-Bugün bizim eve Hızır (A.S.) geldi. Birçok yiyeceği 
kapıya bırakarak gitti. İnanmazsan  şunlara bak diyerek paketleri getirir. 
Hoca: 
- Allah olmam de emi, bu Hızır değil, Hazarşahlı  Hamal Hıdır. Bıraktığı malzemeleri ben pazardan alarak onunla eve göndermiştim der. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

360-KEMAN İLE KANUN 
Memleketimizden İstanbul’a giden iki kardeş bir gün bir düğüne davet edilirler. Düğün görkemli ve büyük bir salonda yapılmaktadır. Bir ara iki kardeş birbirinden ayrılırlar. O sırada sanat müziği programı başlar. Bizim küçük hemşehri, salonun bir ucundan diğer ucundaki ağabeyine seslenir. 
Ağabey, ağabey o sürtüştürdüğü keman ya cınnahladığı (tırmaladığı) 
ne?   (Ali CENGİZ) 

361-NÖRÜYON 
Bünyanlı bir aile şehre yeni yerleşmiştir. Evin hanımı bir süre sonra çevreye alışmak ve alışveriş yapmak için dışarı çıktığı zaman komşu kadınlardan birini balkonda görür. Onunla birazcık sohbet etmek ister. 
-Nörüyon komşu? 
Komşu kadın şaşırır. Şöyle cevap verir: 
-Vallahi hanımcığım, bugünlerde bir şey ördüğüm yok. 
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

362–DAKTİLO 
Bünyan’ın Elbaşı kasabasından Gülkız hala bir ifade için Jandarma Karakoluna getirilir. Masada oturan Jandarma, daktiloda konunun başlığını yazmaya çalışır. Bu arada daktilonun ne olduğunu bilmeyen Gülkız hala şaşkın şaşkın konuşur: 
- Aman evladım sen sinirlenme. Bak ellerin titriyor, masanın üzerini cınnahlamayı bırak, ben sana her şeyi anlatacağım. (S.Burhanettin AKBAŞ)       

363- İSTANBUL’A VARDIM   
Kayserilinin biri İstanbul’a gitmiş. Gitmeden önce karısına: 
-İstanbul’a varınca sana karşı ödemeli telefon açarım. İstanbul’dan karşı ödemeli telefonunuz var deyince kabul etme, bil ki  ben İstanbul’a gelmişimdir, demiş. Böylece telefon paralarını da telefon müdürlüğüne yükleriz demiş.                                         (Asker ÇİMEN) 

364-PADİŞAHIN KİM 
Mustafa Kemal, Alim Efendiyi yanına alarak karargaha doğru ilerlerler. Mustafa Kemal elleri yüzleri barut karası bir Mehmetçiğin yüzünün karasını cebinden çıkardığı mendiliyle siler. Sonra Mehmetçiğe sorar: 
-Oğlum senin padişahın kim? 
Mehmetçik:   
-Ak sakallı, ak sarıklı, heybetli bir zat olduğu için Alim Efendiyi gösterir. 
Mustafa Kemal: 
- Aferin oğlum diyerek Mehmetçiğin sırtını sıvazlar.   
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

365-İKİ KİŞİYE BİR YORGAN 
Ticarethâne  sahibi Ali Cengiz’ borçlu olan bir müşterisi gelir. 
-Ali borcumu bu ay ödeyemeyeceğim. İnan öyle sıkıntılıyım ki evde iki 
kişi bir yorgan altına yatıyoruz der. 
Bizim Ali Cengiz: 
-Peki kardeşim, gelecek ay öde der. Gelecek ay gelir ve yine müşteri 
aynı şeyleri söyler: 
-İnan öyle sıkışık durumdayım ki iki kişi bir yorgan altında yatıyoruz. 
Üçüncü ay Ali Cengiz işin şakasını anlar ve: 
-Tabii kardeşim iki kişi bir yorgan altında yatacaksınız, çünkü sen evlisin der. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

366-KESTANE 
Bir kış günü Zeki Sicimlerin evinde akşam kestane pişirirler.  Zeki  Sicim, kestanelerin pişip pişmediğini anlamak için: 
-Oğlum siz durun, ben pişip pişmediğine bakarım, 
diyerek ağzına kestanelerden birini alır. Kestane Zeki Sicimin  ağzında büyük bir gürültü çıkarır patlar. Zeki Sicim  şaşkınlık içerisinde annesine: 
-Ana kafam yerinde duruyor mu, der.             
Anası: 
-Oğlum kafan yerinde duruyor amma bizim evin damına yuvak mı düştü ne, öyle bir gürültü çıkardı ki der.   (S.Burhanettin AKBAŞ) 

367-NİKAH 
Görücü usulüyle evlenmek amacıyla nikah masasına oturan Zeki Sicim ve eşine nikah memuru sormuş: 
-Kızım Gülkız, Mustafa oğlu Zekeriya Sicimi kocalığa kabul ediyor musun? 
Bu sorudan sonra Zeki Sicim ve eşi kendilerine soru sorulmuyormuş gibi nikah memuruna bakıp arkada bir başka evlenen varmış gibi de etrafa bakınıyorlarmış. 
Nikah memuru Zeki Sicime: 
-Ne arıyorsun oğlum demiş. 
Zeki Sicim: 
-Vallahi memur bey, benim hanımımın ismi Ayten benim ismim de 
Zeki, bizlere başka isimlerle hitap ediyorsunuz da onun için etrafıma bakıyorum demiş. Zeki Sicim nüfus kütüğündeki gerçek isminin Zekeriya, hanımının nüfus kütüğünde ki gerçek isminin Gülkız olduğunu nikah masasında öğrenmiş. 
(S.Burhanettin AKBAŞ) 

368- KÖR KELLE       
Ticaret erbabı hemşehrimiz İstanbul’a alışveriş için gitmiş. Bir an önce işlerini bitirip memlekete döneceği için sabah erken işe koyulmuş,öğle üzeri işlerini yoluna koyduktan sonra rahatlamış bir halde yolda yürürken lokantalar gözüne ilişmiş ve kendi kendine “boo görüyon mu! Açlığımız bile aklımıza gelmedi” diyerek lokantalara yönelmiş. (Eskiden Kayseri’de de lokantalar zemin katlarda olur, güzel vitrinler düzenlerlerdi. Özelikle kelleler sıralanır, güzel görünsün, albenisi artsın diye ağızlarına bir demet maydanoz takılır, kırmızı domateslerle süslenirdi.) Önce vitrine bakmış ve dizili kelleleri tek tek incelemiş. Hangi kelleyi yemesi gerektiğine karar verdikten sonra lokantadan içeri süzülmüş, garsonu yanına çağırarak:
-Gardaşım şu kör kelleye ne istiyon, demiş. 
Uyanık Kayserili malı ayıplı gösteriyor ki ucuza kapatacak, pazarlıkta bir adım öne geçecek… (Şükrü EFE) 

369.HOCANIN NEFESİ 
Kayseri’de pek dişçi olmadığı dönemlerde Veysel ağabey, bu görevi tek başına yapar. Doktor bir binbaşı arkadaşının eşinin başı ağrır. Veysel: 
-Kızım kocan doktor, başın ağrıyorsa bir hap versin iç, geçer. 
Yok onun verdiği hapla bir şey geçmiyor. Ben hoca istiyorum. Bir hoca okusun beni. 
-Eşim gitti hocaya. Eğer arzu ediyorsan şu sokağı dönünce 3.katta hoca var, git okusun. 
Kadın hemen hocaya gider. Tabii hocanın sırada bir sürü müşterisi var. Onlar okunduktan sonra sıra buna gelir. Hoca bakar ki ahu gibi kadın: 
-Gel otur bakayım kızım, neyin var senin? 
-Başım ağrıyor. 
-Otur bakalım. 
Hoca kadının başından başlayıp, kollarını,sırtını sıvazlar. Hem ovup, hem sıvazlar, bu arada okur. Derken eli kadının poposuna doğru gider. Kadın: 
-Hoca efendi, benim başım ağrıyor, başka yerim değil. 
Hoca hiç ses çıkarmaz. Yine başından başlayıp, poposuna doğru inince: 
-Hoca efendi ağrı oralarımda değil, benim başımda. 
Hoca kızar: 
-Kızım ben ağrının kökünü arıyorum. Sen bana müdahale ediyorsun. Bak dişine girdi şimdi de… (Süleyman SAĞLAM) 

370- TÖVBE HANIM 
  Veysel Bey diş doktorluğu yaptığında o zaman Kayseri’de pek doktor yok. Her türlü adamlar geliyor muayenehanesine. Bunun için de değişik bayanlar da geliyor. Hafif meşrep bir bayan da sık sık geliyor. Veysel Beyin altı muayenehane , üstü de ev olan bir yeri var. Hanımı  kimlerin gelip gittiğine bakıyor. Bir bakıyor ki bir kadın sık sık gelip gidiyor. Veysel ağabey biraz gevşek adam, kadına daha gevşekçe davranıyor. Bunun yanında Veysel ağabeyin hanımı çok güzel, alımlı bir kadın. Muayenehanenin yukarıdan ayrı bir kapısı var. Bir gün yine yukarıdan bakar ve bu kadın gelince hemen bahçeden muayenehaneye iner, kapıyı açar, bakar kocası yılışıyor. Kadına: 
-Hadi kalk git sen. Gel lan buraya Veysel. Şu eteğimi biraz kaldırırsam 50 tanesi birden gelir. 
-Tövbe hanım tövbe. Bir daha tövbe. (Süleyman SAĞLAM) 

371-HER ŞEYDEN İKİ ÇİFT 
  Veysel, babası yok, öksüz büyüyüp evlenmiş. Annesi de evlenirken 
buna öğüt veriyor: 
-Oğlum biz kaynana gelin kalacağız. Şimdi yazın da bağa göçeriz. Şehirden gelirken hanımına ne getirirsen iki tane al. Bu adettir,  ben annen olmama rağmen kıskanırım. Bunu da sana belli etmem. Gelinle benim aramı açma, iki tane getir. 
Bir gün bağ gezmesi var, hanımı: 
-Bana bir çift terlik getir. 
Veysel ağabey, çarşıya gidiyor, bir tane pembe, bir tane uçuk mavi terlik alıyor. Amacı o değil aslında. Terliği götürecek, hanımı hangisini beğenirse öbürünü geri getirecek. Bağa götürüyor, anası bakıyor, gelinden evvel hemen paketi alıyor, uçuk mavi terliği ayağına geçiriyor: 
-İyi oğlum, bu iyi. Şunu da gelin giyinsin. Eline sağlık. 
Veysel ağabey ayıkıyor ama iş işten geçiyor tabii. Ertesi gün sabahleyin yolcu ederken: 
-Oğlum, senin sintir olduğunu bildiğim için tembih ettim. Ben sana iki çift al dedim. Seni anlıyorum, iki çift aldın. Hangisini hanımın beğenirse onu alsın, diğerini götüreyim, ama ben senden üstün çıktım. Bunu öğren diye, kulağına küpe olsun diye aldım. (Süleyman SAĞLAM) 

372- SİMİTÇİOĞLUNUN AZMİ 
Mehmet Ali Simitçioğlu Cumhuriyetin ilk yıllarında Adana’da 
talebe iken Atatürk sınıfları geziyormuş.  Bir sınıfa girmiş bakmış ki bir çocuk tahtada matematik çözüyor, bir soru da Atatürk sormuş, çocuk çok güzel cevap vermiş. Cevabı güzel bulan Atatürk: 
-0ğlum nerelisin, 
diye sormuş. 
-Kayseriliyim, ismim Mehmet Ali Simitçioğlu, buraya okumaya geldim. 
Aradan 15 yıl geçmiş Atatürk Kayseri’yi ziyaretinde parti binasına gelmiş. Simitçioğlu, Atatürk’ün geldiğini duyunca, onu bir göreyim demiş .Kapının önünde genç bir adam, Atatürk onu görünce: 
-Gel bakalım oğlum. Mehmet Ali Simitçioğlu, sen okulu bitirdin ne iş yapıyorsun Kayseri’de. 
Atatürk, Simitçioğlunu tanımış. Aradan bir on beş yıl daha geçmiş Simitçioğlu Kapalıçarşı içinde esnaflık yapıyormuş. Özellikle dış ülkeden gelen ve Türkiye’de o anda olmayan tel bakır buna benzer şeyleri tahsis ediyor .Bir gün Kapalıçarşı’ya gelmiş, kapıda iki jandarma, kimseyi içeri sokmuyorlar. Çarşının giriş kapısı tehlike arz ettiğinden esnaf içeriye alınmıyormuş .Esnaf, Valiye gitmeye karar vermiş. O dönemin Valisi Nazmi Toker. 
-Sayın Valim bir kapı arızalı, kapı çalışmasa bile diğer kapılarda bir sorun yok. Kayserinin bütün ticareti buradan sağlanıyor, köylüler geliyorlar geri dönüyorlar, .alış veriş yapamıyorlar. 
Vali: 
-O kapı yapılana kadar kimse girmeyecek 
deyip esnafı kovuyor makamından. Sonra toplanıp ne yapalım diyorlar ve Simitçioğlu Atatürk’e telgraf çekelim diyor .Olur mu olmaz mı derken 40-50 kişi postaneye gidiyorlar. Postanenin kapısında üç- beş kişi kalıyor .Posta memuruna: 
-Atatürk’e telgraf çekeceğiz diyorlar.   
“Kayseri’de Kapalıçarşımızın giriş kapısının ağzında iki taş düşmüştür, buradaki iki bine yakın esnaf mağdur durumdadır. Sayın Paşam bize yardım etmenizi bilgilerinize sunuyoruz. Telgraf çekilmiş arkadaşlardan bir tanesi ben imza atmam diyor. Simitçioğlu ve arkadaşı imzalıyor,postaneden çıkıp çarşıya doğru giderken arkadaşı birden postaneye geri dönüyor. Posta memuruna: 
-Atatürk’e nasıl telgraf çekilir,benim rızam yoktu,  aman benim imzamı yok et, der. 
Bir gün sonra Simitçioğlunun kapısı çalınıyor, Kayseri’de ne kadar mevkii sahibi varsa arabaları ile kapıda bekliyorlar. Jandarma komutanı: 
-Size Atatürk’ten telgraf var. “Sn. Mehmet Ali Simitçioğlu telgrafınızı aldım, çok memnun oldum, teknik heyet yola çıktı. İkindi üzeri Kayseri’de olur, gereği yapılsın”. 
Hemen Vali yanına çağırır: 
-Kardeşim neden bana söylemiyorsun da Atatürk’e telgraf çekiyorsun? 
-Beyefendi size geldik, derdimize çare olacağınıza kapıdan kovdunuz. 
İkindi üzeri teknik heyet gelmiş, fazla tehlike arz etmediğinden baharın çarşının onarımına başlansın diye rapor verir ve çarşı faaliyete geçirilir. Daha sonra Simitçioğlu ile Vali iyi arkadaş olurlar. (Süleyman SAĞLAM) 

373- BEŞ DAKİKA DAHA SIK DİŞİNİ 
Lale camiinin hatibi ölmüş. Bunun yerine bir kişi geçecek ama çok 
dürüst, namuslu olacakmış. Bu arada boşta gezen, ayyaş, gündüz gece içen bir adam buraya göz dikmiş, hatipliğe. Sıfatı buna müsait değil ama bir kere kafa koymuş, oraya hatip olacağım diye. Derken Kayseri’de bir vukuat olmuş. Bir cinayet işlenmiş. Suçlusu bir türlü bulunamıyormuş. Padişah tarafından kadı sıkıştırılıyor: 
-Daha bulamadın mı? 
diye hesap soruyormuş. Hatipliği kafasına koyan adam bir şeytanlık düşünmüş, caminin saf da bir müezzini varmış ve onu yanına çağırarak: 
-İşlenen cinayeti üstlenirsen seni baş müezzin yaparım ,on beş gün içerisinde de hapisten çıkarırım. 
Baş müezzin olmak için kabul etmiş ve kadıya gitmişler. Daha önce kadı ile pazarlık edip: 
-Suçluyu getirirsem, bu caminin hatibi ben olurum, demiş. 
Kadı’nın gözünde hatiplik önemli olmadığı için, sadece padişaha vereceği hesabı düşündüğünden teklifi kabul etmiş. O da saf müezzin ile kadı’nın huzuruna çıkmış: 
-Suçluyu buldum. 
Kadı sormuş, müezzinde cinayeti işlemiş gibi anlatmış. Kadı rahatlamış ve adama da hatiplik icazetnamesini vermiş. Adam Cuma hutbesine sarhoş çıkıyormuş, bu arada müezzini hapiste asacaklarmış. Adam haber gönderiyormuş, beni kurtaracaktın diye.  Hatip önceleri önemsemiyormuş, daha sonra canı sıkılıp ve ziyaretine gitmiş: 
- Ne ikide bir haber yolluyon, seni buradan kurtaracağım ama kurtaramazsam senin suçun yok, günahın yok, beş dakka dişini sıktın mı ölüp giden, zaten cennetliksin, ne kaygı çekiyon, der. (Süleyman SAĞLAM) 

374- TOPAL EŞEK 
Yahudi’nin biri: 
-Kayserililer bizden daha zeki nasıl olur? Ben kendimi ispat edeyim, 
Diye hayvan pazarına gelmiş. O kadar güzel bir cambazlık yapmış ki Kayseriliye topal bir merkebi sağlam eşek diye o fiyattan yutturmuş. Bizim ki eşeğe binmiş gidiyormuş, bakmış ki eşek topallıyor: 
-Ulan herife kavuk parayı vermeseydik az kalsın bizi kakalıyordu. 
(Süleyman SAĞLAM) 

375-  300 MİLYONLUK ÇEK 
Bir Konyalı , bir Antepli, bir de Kayserili İstanbul’daki namlı bir 
adamdan para almışlar. Adama: 
-Biz bir sene sonra paranı iade edeceğiz. 
Adam da:
- Tamam bir sene sonra öğleden sonra benim burada saat ikide üçünüzde      bulunun, bir sene müddetle  bana olan borcunuzu ödeyin. 
Bunlar kendi memleketlerinde parayı çalıştırmışlar. Bir sene sonra üçü birden  adamın evinde buluşmuşlar. Ama adam vefat etmiş. Bu kez üçünün verdikleri söz var. Doğruca adamın mezarına gitmişler. Konyalı çıkarmış 100 milyon lirayı  bırakmış mezar başına. Antepli  de çıkarmış 100 milyon lirayı koymuş .Bizim Kayserili de çıkarmış 300 milyon liralık bir çek yazmış. (Süleyman SAĞLAM) 

376-  OLUR MU HİÇ! 
Kayserinin  tek partili Cumhuriyetten  hemen sonraki dönemlerde 
Kayseri’nin yerli ve bilinen ailelerinden Çalıkzadeler’den Rıfat Çalıka Adliye Bakanı olmuş hükümette. Tabii bu Kayseri için büyük bir olay. Cumhuriyet döneminde yeni kanunlar yapılıyor, devrimler yapılıyor. Dolayısıyla meclis içinde bir takım muhafazakar milletvekilleri bu tür kanunların çıkmasına karşı .Benzer bir kanun gelmiş, yine o muhafazakar milletvekilleri ayaklanıp Rıfat Çalıka’ya gelmişler: 
-Sakın bu gavur kanununu çıkarma, bu gavurluğun nişanesi. 
O da onlara şirin görünmek için: 
-Hiç korkmayın, ben burada olduğum müddetçe o kanun çıkmaz, benim cesedimi çiğnerler öyle çıkar, 
diye teminat vermiş. Atatürk’te Çalıka’nın bu davranışını duymuş. Kabine toplanınca hemen Çalıka’ya o kanun tasarısını uzatmış. Şunu imzala deyince Rıfat bey ikiletmemiş ve hemen imzalamış. Kabine toplantısı devam ediyor Rıfat Beyin de kanun tasarısını imzaladığı dışarıda duyulmuş. Muhafazakar milletvekilleri O dışarı çıkınca: 
-Hani sen kanun tasarısını imzalamayacaktın, cesedimi çiğner yine imzalamazdın , ama imzalamışsın, deyince : 
-Siz onu imza mı zannediyorsunuz, oraya boktan bir Rıfat yazdım, olur mu hiç! (Süleyman SAĞLAM) 

377- BOZDURABİLİRSEN BOZDUR BE SALAMON 
Bir Nevşehirli, bir Kayserili, bir Niğdeli bir Yahudi’den 5 lira ödünç para almışlar. Aradan 3-5 hafta geçince Yahudi küt diye ölmüş. Mirasçısı yok, oğlu yok, kızı yok. Nevşehirli çok hak sahibiymiş, hemen gopmuş cebinden 5 lirayı çıkarmış tabutun üzerine koymuş: 
-Al oğlum Salamon, hakkını helal et, demiş. 
Niğdeli de hak sahibiymiş. O da aynı yolu uygulamış. Sıra Kayseriliye gelmiş, “kim haksız ki” demiş, o da gopmuş. Baksa ki tabutun üzerinde iki tane gıcır gıcır  5 lira var. Almış, güzelce cüzdanına yerleştirmiş. Cebinden çek defterini çıkarmış, 15 liralık çek yazmış Salamon adına: 
-Al oğlum, hangi bankaya bozdurursan bozdur, demiş. 
( Hacı Hasan DANACI) 

378- BEN DEVLET MEMURU OLDUM 
Adamın bir boğası varmış. Her gün 25-30 ineğe hap diye 
geçirirmiş. Veteriner Müdürlüğü bu boğaya göz koymuş: 
-Bu boğayı Mehmet’ten alırsak hem dairemiz para kazanır, hem de vatandaşın ineği tohumlanır demişler. 
Boğa 200 lira etmez, varmışlar: 
-Mehmet boğayı satan mı? 
-Satarım. 
-Ne istiyon? 
-400 lira. 
Boğayı almışlar. Boğa kötü bir ahırda. Buna saplı-samanlı yer döşemişler, pencereli ışıklı ahır yaptırmışlar, tımarı yerinde. Bir inek getirmişler. Hap diye, ikinci ineği getirmişler, gıcıyor, gıcıyor, bir türlü olmuyor, tövbe iş görmüyor.  Onu da zoraki becermiş. Üçüncü ineği getirmişler. Kafasını çıkarmıyor hiç bakmıyor .Demişler ki: 
-Bu Mehmet’in boğası orada işlek idi, buraya geldi pot oldu, acaba neden?  Çağırmışlar Mehmet’i. 
Mehmet: 
-Ben bir bununla gonuşuyum demiş, varmış boğanın yanına: 
Oğlum bende köşeye dizerdin tüm inekleri, buraya gelmişsin pot olmuşsun, suyuna yemine mi bakmıyorlar? Tımarına mı bakmıyorlar? Ney senin derdin? 
Boğa: 
-  Ağam ,sen bana karışma, ben artık devlet memuru oldum.   
( Hacı Hasan DANACI) 

379- UCU SANA DA DOKUNUR 
Hacı Meleğin Seyit Efendi, Kadiroğullarından Efendi Ağa söğüdün 
altıda duruyorlar. Şuradan bir devesiyle kervan gidiyor .Efendi Ağa diyor ki: 
- Lan Siyit şu kervacıya gızdırabilin mi? 
- Gızdırırım ama seni zararlı çıkartırım, 
- Yalan deli donuz sen gorhtuğun için öyle diyon der. 
- Öyle der demez Hacı Melek bağırıyor. 
- Lan kervancı, 
Kervancı dönüp bakıyor. 
- Senin arkadaşının avradını…….. 
Kervancı da dönüyor: 
-Ben de senin arkadaşının avradını…… ( Hacı Hasan DANACI ) 

380-KEYİF 
Kayserili  sevinçle gelen arkadaşına sormuş: 
-Çok keyifli görünüyorsun. Nereden böyle? 
Kayserili: 
-Terziden geliyorum. 
-Elbise mi diktiriyorsun? 
-Hayır, kendisine geçen yıldan kalan bin lira borcumu götürdüm. 
-Peki ama, bu kadar keyfinin nedeni bu mu? 
-Tabii bu. Çünkü terziyi bulamadım ve parayı veremedim. 
(Derya DALASLAN) 

381-SÜNNET 
Kayserili küçük abdest bozmak için tuvalete girer. Vaziyetini alıp başlar su koyuvermeye.  Bir süre sonra yanına başkası gelir. O da vaziyet alır. İlk giren sonradan gelene: 
-Sen Kayserili misin? 
-Evet. 
-Seni Abdi usta mı sünnet etti? 
-Evet, ama nereden bildin? 
-Yarım saattir ayağıma işiyorsun! Abdi usta hep böyle yan keserde… 
(Çetin ÖZDEMİR) 

382- BOZUK SAAT 
Kayserili sabah erken kalkıp oğlu ile oduna gidecekti. Karısına: 
-Saati yarın sabah beşe kur, dedi. Karısı: 
-Saat bozuktur. Kayserili: 
-Eee, ne yapacağız şimdi? 
-Ben her sabah saat beşte çişe kalkarım. O zaman uyandırırım sizi. 
Çişe kalkan karısı uyandırdı onları. Çıktılar yola. Karanlıkta şaşırdılar yollarını. El yordamıyla öteye beriye giderlerken oğlan birden bir çukura yuvarlandı. Kendisine gelince seslendi babasına: 
-Uy buba bu neydi başımıza gelen? 
Babası öfkeyle söylendi: 
- Ananın bilmem nesinden saat olursa, daha ne haller gelir başımıza oğul… (Mustafa KİLABORUCU) 

383- BU NE SICAK 
Sonradan görme Kayserili yeni aldığı pahalı yüzüğü takıp arkadaş ziyaretine gitmişti. Ne var ki saatler geçtiği halde arkadaşları hiç oralı olmuyor, yüzüğe ait söz geçmiyordu. Bir ara ev sahibesi: 
-Burası çok sıcak oldu galiba, ne dersiniz, bir pencere açsak mı? 
Hemen atıldı Kayserili: 
-Ah çok iyi olur. Beni de şu yüzük nasıl terletti bilemezsiniz! 
(İbrahim TOPALOĞLU) 

384- YEŞİL GÖZLÜK 
Kayseri- Zincidere kasabasından bir çiftçi ahırda bulunan ineklerine saman verdiği halde inekler bir türlü yemek istemezler. Hava soğuk, mevsim kış ot yok ama inek bu anlamaz, sütten kesilir. Kayserili bir gün şehre indiğinde bir gözlükçünün önünden geçerken aklına bir fikir gelir. Hemen içeri girer ve ineklerinin sayısı kadar yeşil gözlük alır. Akşam döndüğünde ahıra girip ineklerin gözüne gözlükleri takar ve atar önlerine samanı. İnekler girişirler samana. (Mustafa TARI) 

385- KOMŞULAR 
Kayserili yeni zengin olan adamın karısı, kırkından sonra piyano çalmaya merak salmış. Gece gündüz , gürültü patırtı demeden piyano çalmış. Bir gün evin kapısı çalınmış ve hanım kapıyı açmış. Karşısına çıkan adam sormuş: 
-Efendim, burası falancanın evi mi? 
-Evet… 
-Ben piyano akortçusuyum. 
-Ama biz çağırmadık ki! 
-Evet efendim. Komşularınız çağırdı! (Türkan ÇATLI ŞİMŞEK) 

386- ÇİNÇİNİSİ DE VAR POTPOTUSU DA VAR 
Kayserilinin biri Pınarbaşı ilçesinden kız istemeye gitmiş. Oğlan 
anası kendi evini, oğlunu övmeye başlamış: 
-Anam bizim emiz hökümetin hükmettiği yirde. Bizim oğlanın çinçinisi de var potpotusu da, vallığımızda yirinde. Oğlum da gutu işi cağra içer. Emizi dirsen tuvaletinen banyo ağzın içinde. 
Tabii kızın annesi anlamakta zorluk çekince yanındakiler açıklama yapmışlar: 
-Evleri Vali konağının karşısında. Oğlunun bisikleti de var motosikleti de. Durumları da iyi. Oğlu yenice sigarası içiyor. Evlerini de sorarsan tuvaletle banyo evin içinde… (Nurhan KONDUK) 

387- İLANE 
Memuriyet yıllarıma henüz yeni başladığım yıllarda rahmetli 
Müdürümüz Erol ÖZGER bir öğle vakti: 
-Gız Nuran biz ilane almaya gidiyoz, isten mi? 
Diye sordu. Bende gayet rahat: 
-Sağol müdürüm leğenim var, dedim. 
-Yok gız ilane almaya gidiyom ilançe değil, dedi. 
Sonra anladım ki lahana almaya gidermiş… (Nurhan KONDUK) 

388- BEBE ŞEBE 
İki arkadaş bir araya gelip hatırlarını sorarlar: 
-Çoluk çocuk ne var? 
-Çocuk da bir tane, çoluk da. Sen herhalde Kayseri deyimi ile bebe şebeyi soruyon! (Faruk ÇEVİK) 

389-NE YAPSIN OKUYOR 
Mahalle ve küçüklük arkadaşları iki Kayserili uzun müddet 
görüşmemişler. Her ikisi de mal almaya gittikleri büyük şehirde karşılaşmışlar. Sarılıp öpüştükten sonra hal hatır sorulup ayrıntılara geçilmiş.  Hacı Osman Efendi İsmail Ağaya sorar: 
-Yahu İsmail senin büyük oğlan ne iş yapıyor? 
-Ne yapsın amucası, baktım oğlanda hafif bir yetenek , yüzde yirmi kar vererek dükkana ortak yaptım. 
-İkinci oğlan ne yapıyor? 
-Onda da bir şeyler sezdim, yüz bin lira sermaye verdim, karşı komşunun oğlu ile ortak yaparak ayrı bir dükkan açtım. 
-Peki üçüncü oğlan ne  yapıyor? 
Aziz dostum, küçükte umduğumu bulamadım. Baktım ki işi yok onu da okumaya verdim. Şimdi yüksek okulların birinde okuyor. 
(Cavit YEĞENOĞLU) 

390-BENİ BEKLEMEYİN 
Muzaffer Ataroğlu, yakın arkadaşı Dr. Mustafa Özbahar’ın  nikah 
davetiyesini alır. Davetiyede …sizleri bekliyoruz ibaresi var. Muzaffer tebrik telgrafında: 
“ Mazeretim sebebiyle nikaha gelemeyeceğim, beni beklemeyin. Nikahınızı kıyın.” (Cavit YEĞENOĞLU)   

391-GARDAŞIM KAPAT TAKSİMETREYİ 
Kayserilinin biri iş için Ankara’ya gitmiş ve bir taksiye binmiş. 
İneceği yere geldiğini ve inmek istediğini belirtmiş taksiciye. Ama dinleyen nerede! Taksi rampa aşağı hızla gidiyormuş. Kayserili telaşla bağırmış: 
-Şoför gardaş, hayırdır nereye gidiyoruz böyle? Mezbahaya kelle mi yetiştirecen? 
-Ne mezbahası birader, fren patladı görmüyor musun? 
Bişeyler yap o zaman! 
-Maalesef yapacak bir şey yok! 
-Bari taksimetreyi gapat gardaşım yav!.. (Seçkin ÖZGECAN) 

392.BAĞ BUDAMA 
Bağ sahibi, iri yarı, güçlü kuvvetli  bir adam tutmuş. Bağı budaması 
için emir vermiş. Adam bağdaki bütün ağaçları kökünden doğramış. Bağına ve bağcılığa meraklı bağ sahibi: 
-Nasıl, kesim  tavı iyi mi? Çubukları ağlıyor mu? 
-Ağa sen ne diyosun! Değil çubuklar yoldan geçenler bile bağa bakıp bakıp ağlıyorlardı! (Erkan ERDOĞAN) 

392-EŞŞEEK EŞŞEEKK 
Kayserilinin biri bir gün arkadaşını ziyarete gider. Hoş beşten sonra 
yatma vakti gelir: 
-Bizimle mi yatmak istersin yoksa bebekle mi? Diye arkadaşı sorar. 
Kayserili düşünür, “zaten yoldan geldim yorgunum. Bebekle yatarsam sabaha kadar ağlar, uyutmaz beni.” 
-Tamam sizinle yatacağım. 
Derin bir uykudan sonra sabah olur. Kayserili elini yüzünü yıkamak için gerine gerine dışarı çıkar. Bu arada eli yüzü düzgün, ak pak, peri  gibi güzel mi güzel bir kız elinde testi, omzunda havlu Kayseriliye beklemektedir. Kayserili bu güzellik karşısında şaşkın, kıza sorar: 
-Senin adın ne? 
Kız edalı bir şekilde: 
-Bebeekk! Peki senin adın ne? 
-Ben mi? Ben eşşekkk eşeekk… (Serkan KÖSEOĞLU) 

393- HİÇ DEĞİŞMEMİŞSİN 
İki Kayserili konuşuyorlarmış: 
-Bu dünya yalancı dünya. Bir gün hepimiz ölüp gideceğiz. Diyelim ki sen öldün ve gömdük. Kemiklerin toprak oldu, üzerinde ot,çimen yetişecek. İnekler, koyunlar, kuzular o otları yiyecek. Hazmedip dışarı çıkaracaklar tabii. Yoldan geçerken o gübreleri görüp vah Aliciğim, ne kadar da değişmişsin, diye üzüleceğim. 
-Peki, ya ben değil de sen ölürsen seni gömmeyecek miyiz. Kemiklerin toprağa karışmayacak mı? O topraklar da ot bitmeyecek mi? O otları aynı inekler yemeyecek mi? Hazmedip dışarı çıkarmayacak mı? Ben yoldan geçerken o gübreleri görmeyecek miyim? 
-Zavallı veliciğim ne kadar da değişmişsin diyeceksin. 
-Hayıır! O gübreleri görünce eğilecek ve hayret Veliciğim hayret hiç değişmemişsin…  (Erkan ÖZKAN) 

394- SUÇLU BEN MİYİM 
Ehliyetsiz araba kullanan Kayserili gence hakim: 
-Herkes kurala uyacak. 
-Ehliyetim var ama alkolden el kondu. İstiyorum vermiyorlar. Sonra da ehliyet istiyorlar. Gerçekten ben suçlu muyum hakim bey! 
(Davut GÜLEÇ) 

395- SABIKA 
Kayseri Adliyesinde sahte kimlikle dolandırıcılık yaparken 
yakalanan sanık, hakim karşısına çıkar. Hakim evrakları incelerken, üzerinde sanığın fotoğrafı bulunan iki ehliyet, üç nüfus cüzdanı, bir pasaport ve bazı kimlikleri görür ve sorar: 
-Oğlum senin gerçek adın, soyadın ne? 
-Hangisinin sabıkası yoksa o benim efendim. (Davut GÜLEÇ)     

396- REKOR DENEMESİ 
Su borusundan bir apartmanın 9. katına çıktıktan sonra hırsızlık yaparken yakalanan sanığa hakim: 
-Oğlum sen ne yapıyorsun? 
Su borusundan 11. kata çıkıp, hırsızlık yapma rekorunu zorluyordum. Polis rekorumu engelledi.  (Davut GÜLEÇ) 

397- KAVGANIN BÖYLESİ   
İki Kayserili tarla sulama yüzünden kavga etmeye başlamışlar. 
Etraflarında da kimsecikler yokmuş. Birbirlerini oldukça tartaklamışlar. İyice bitkin düştükleri vakit, Hasan, Naci’ye sormuş: 
-Lan Naci yorulmuşsuk, durak mı? 
Konuşmaya takati kalmayan Hasan hemen cevap vermiş: 
-Durak gayri, bak etrafta ayıracak kimse de yok…. 
(Mehmet KARAKOÇ)   

398- ÖZLEMİN DE BÖYLESİ 
Kayserilinin biri memleket dışında hasretle hemşehri, memleket 
muhabbeti yaparken bahçenin birinde Gilabolu ağacı görmüş ve hemen ağaca sarılmış: 
-Vay hemşehrim vay… Sen buralarda ha! (Emre ŞAHİN) 

399- SAYIM 
Nüfus sayımı yapıldığı dönemde memur adama sormuş: 
-Nerelisin? 
Adam büyük bir gururla: 
- Çok şükür Kayseriliyim… (Numan ÜÇÖZ) 

400- DOLAŞTIR HA DOLAŞTIR   
Kayseri’ye yeni atanan müfettiş İstasyon Caddesinde Almer 
Mağazası önünde bir çocuğa Milli Eğitim Müdürlüğünün yerini sorar. Çocuk adamı da alarak yer altı çarşına girer. Bayağı bir dolaştıktan sonra Vilayet Kapısının önündeki  çıkıştan dışarı çıkarlar.: 
-Bak amca şurası, 
Diye karşı tarafı gösterir. Adam şaşkın: 
-Oğlum oradan gösterseydin ya, o kadar yolu boşuna dolaştırdın. 
-Olur mu amca belki aşağıdan bir şeyler alırdın. (Şükrü EFE)

>Şimdi 350 Kayseri fıkrası oldu

>301- YAHUDİ VE ÇİÇEK SAKSISI 
Yahudi’nin biri Kayseri köylerine kıymetli eşya toplamak için gelmiş. Bir köyde dolaşırken kapının önünde çok kıymetli bir İrlanda saksısı, içinde biraz ekmek doğranmış, üzerine birkaç kaşık çorba konmuş. Kediye yemek kabı yapıldığı iyice belli. Bunu gören Yahudi sevincinden çıldıracak gibi olmuş ve kapıyı çalmış. İçeriden çıkan köylü adamdan ne istediğini sormuş. Yahudi: 
-Kedi satın alıyorum. Kediniz varsa getir, demiş. Adam: 
-Bir tane iyi kötü var ama bekle de tutabilirsem getireyim, demiş. 
Biraz sonra kucağında bir kedi ile gelmiş. Yahudi sormuş: 
-Fiyatı nedir, deyince adam: 
-5 bin lira, demiş. 
-Çok değil mi 5 bin lira? Biraz İkram et. 
-Hayır olmaz. 5 bin lira vereceksin. Bunun anası dokuz doğuran cinstendi. Belki bu da dokuz doğurur, demiş. 
Yahudi 5 bin lirayı verip kediyi almış ve torbasına koyup birkaç adım gittikten sonra dönüp: 
-Hayvan yolda acıkır müsaade et de şu yemek kabını alayım, deyince 
Gözüme iyi bak. Bende hiç aptal hali var mı? Senin gibi açık gözlere o 
çanağın sayesinde 10-20 kedi satarım, her gün demiş. (Esat KARAKAYA) 

302- SAHUR 
Topal Hayri, Ramazan da oruç tutmadığı halde sahura kalkıp tıka basa karnını doyururmuş. Karısı: 
-Efendi, madem oruç tutmuyorsun gece kalkıp oruç tutanların  rızkını yemesen olmaz mı? Deyince: 
-Behey avrat, oruç tutmuyorsam günahkar oluyorum. Sahurda 
kalkmayayım da büsbütün gavur mu olayım? Demiş. (Esat KARAKAYA) 

303- ÇAĞIN BAŞI 
Topal Hayri’ye bir arkadaşı sorar: 
-Haftada kaç kere yıkanıyorsun? 
Hayri Ağa: 
-Yıkanmaya kalırsa her gün yıkanırım da çağın başı aklıma düşünce 
erkekliğim zayi oluyor der. (Esat KARAKAYA) 

304- ALMA – SATMA BATMANI 
Kapalı çarşının demirkapı esnafı satılık süt, yoğurt, peynir, yağ getiren köylüleri çeşitli hilelerle aldatırlarmış. Peynir satan bir esnaf oğluna: 
-Bak oğlum, şu batman alma batmanımız. Köylü mal getirince tartacağımız zaman bunu getireceksin. Bunun adı Allah Allah. Şu da  satma batmanımız. Müşteriye mal satacağımız zaman bunu getireceksin. Bunun da adı Sübhanallah: 
diye sıkı sıkıya tembih etmiş. Biraz sonra müşteri gelmiş. Peynir almak istemiş. Peynirci oğluna: 
-Oğlum batmanı getir demiş. Oğlu: 
-Baba hangi batmanı getireyim? Diye sormuş. 
-Hey sübhanallah oğlum kaç tane batman var ki? 
Deyince çocuk satma batmanını getirmiş. (Esat KARAKAYA) 

305- YARI YARIYA GALLELİ 
Kayserili imamın biri Ramazanda köyün birine imam olur. Karşılığında bayramda, buğday, arpa, nohut, mercimek toplar. İmam şehre geldikten sonra köylünün biri hocayı ziyarete gelir: 
-Hocam, sana bir miktar buğday verdim. Ama yarı yarıya galleli (çavdarlı) idi. Hakkını helal et, 
deyince hoca efendi: 
-Oğlum hiç üzülme, benim kıldırdığım namaz da yarı yarıya galleli 
(abdessizdi) idi der. (Esat KARAKAYA) 

306- CULUK MİSALİ 
Arkadaşları soyadı ile namlı nüktedan Topaloğlu’na sormuşlar: 
-İnsan nedir? Kimdir? 
Topaloğlu hemen cevabını vermiş: 
- İnsan bir culuktur, boynu yoluktur. (Türkan ORAL) 

307- YILAN KAÇTI 
Bünyanlı bir adamın Meryem adında bir hanımı varmış. Hanım çok 
hırçın, kavgacı, geçimsiz biriymiş. Bir gün adam, hanımını kuyudan su çekerken arkadan iterek kuyuya atmış. Aradan zaman geçmiş, adam evde yalnız otururken bir yılan eve gelmiş. Adam kendi kendine: 
-Hanımdan kurtuldum derken şimdi de bu yılan başıma bela olacak! 
Yılan konuşur: 
-Ey insanoğlu benden korkma, ben kuyuda çok rahattım ama Meryem diye bir kadın kuyuya geldi. O kadar hırçın, o kadar ahlaksız ki kuyuda duramadım, burada senin misafirim olacağım, demiş. 
Gel zaman git zaman adam yılandan da sıkılmış, yılandan kurtulma çareleri arıyormuş. Bir gün yılana demiş ki: 
-Bak yılan kardaşım, Meryemden haber geldi, yarın eve dönüyormuş. Haber vermedi deme, istersen kal, istersen git. 
Yılan bu sözü duyunca: 
-Aman insanoğlu, Meryemle aynı yerde durmaktansa, dünyanın en berbat yerine gitmeye razıyım. Haydi bana eyvallah, deyip yola koyulmuş. 
(Necati DEMİRHAN) 

308-ESKİ TAS ESKİ HAMAM 
Adamın biri sürekli çocuklarından annelerinin ihtiyarladığını tekrar 
evleneceğini kendisini evlendirmeleri ister. Kıvrak zekalı Kayserili çocuklar annelerini boyarlar, sürmelerler, kıyafetini yenilerler babasına yeni hanım aldıklarını söylerler. Babalarını gerdeğe sokarlar. Ertesi gün sorarlar: 
-Baba yeni hanımı beğendin mi? 
-Adam bire oğlum eski tas eski hamam der. 
Çocuklarının zekalarını kabul eder hatasını anlar. (Ş. Nihat İŞMAN) 

309- EŞİK BOYAYICI 
Sultan Selim Camisi yapılırken boyacılar Kayserili imiş. Sultan 
Selim,  ustalar caminin eşikleri güzel boyansın, cami dekorları iyi boyansın diye emir vermiş. Hakikaten cami eşikleri güzelce boyanmış.  İsmi Eşik boyayıcı olarak kalmış, bu söz zamanla değişime uğrayarak eşik boyayıcı yerine eşek boyacı olarak değişmiştir. (Ş. Nihat İŞMAN) 

310-KAYSERİ DE YAHUDİ BARINAMAZ 
Seneler önce Yahudi’nin biri İstanbul’dan Kayseri’ye gelir. Buraya 
yerleşmek, iş yapmak ister. Bedesten çarşısında  bir hacı emmiden sorar, 
-Hacı emmi ben İstanbul’dan  geldim, Kayseri’ye yerleşmek, iş yapmak istiyorum ne iş yapayım, ne tavsiye edersiniz? 
Hacı emmi bunun Yahudi olduğunu anlar: 
-Karşı tarafa git, orada karın satılıyor, bundan al, içini yer dışını satarsın. 
Yahudi sevinçle oraya koşar, karın alır. Bir de bakar ki karının yani işkembenin içi yenir mi! Orada anlar ki Yahudi, Kayseri’de iş yapılmaz. (Nihat İŞMAN) 

311-DUR ALİ 
Torununu özleyen büyükbaba, oğlunun evine ziyarete gider. Bu 
ziyaretten sıkılan gelin evladını dizine yatırarak sevmeye başlar: 
-Oğlumun dedesi geldi, gelmeden gidesi geldi. 
Diyerek sesli sesli çocuğunu okşar. Bu duruma içerleyen kayınbaba, gelinine cevap olarak torununu dizine yatırıp kıçına vurarak sevmeye başlar: 
-Torunumun dedesinin adı Dur Ali. Bugün de buralı yarın da buralı. 
(Ali CENGİZ) 

312-ALIRKEN DE KAZANACAKSIN SATARKEN DE 
Kayserili bir esnafın çocuğu okul tatilinde babasının yanında çalışır. 
(Kayserili çocuklar böyledir, katiyen boşa vakit geçirmezler, ticareti öğrenirler) 
Babasının bir mal alırken direne direne pazarlık yaptığını, aldığı malın değerinden aşağı aldığını görür. Sonra bu malı satarken aldığı fiyattan çok fazlaya sattığını görür: 
-Baba sen ne yaptın? Alırken ucuz almaya çalıştın, satarken pahalı sattın, der. 
-Oğlum ticaret böyledir. Alırken de satarken de kazanacaksın. 
(Ş.Nihat İŞMAN) 

313- ZAMSALAK       
        Benzin zammına dayanamayan uyanık Kayserili, çareyi bulur. Gizlice arabasının deposundaki benzine su katmaya başlar.: 
-Aa! Ne yapıyorsun. Arabayı bozarsın, diyenlere 
-  Zam yapanlara kazık atıyorum, der. (Durdu KOCAKAYA) 

314-KAYSERİLİ ÇOCUK 
Kayserili Ali, manava gider. Manav onu çok sevdiğinden bir 
avuç fındık alıp yemesini söyler. Çocuk bir türlü çuvaldan fındığı almaz. Manav ısrar eder: 
-Fındığı sevmez misin yoksa? 
-Hayır çok severim. 
-Öyleyse neden almıyorsun? 
-Siz verin diye almıyorsun amca. Sizin eliniz daha büyük de… 
(Durdu KOCAKAYA) 

315-KÖKLEMEK 
Trafik polisi 38 plakalı otaya yetişir: 
-Hemşehrim niye kaçıyorsun? Hız sınırını aştın. Cezayı yedin. 
-Radara yakalanmamak için. 
-Yakalandın ama. 
-Allah Allah, demek ki az basmışsım. Merak etmeyin bir daha ki sefer köklerim. (Durdu KOCAKAYA) 

316-KEŞİF MEMURLARI 
Vilayetten Ebiç’e keşif yapmaya giden memurlar, dönüş yolunda 
kelek tarlasına dalarlar. Şu olmuş, bu kelek derken epey toplarlar. Derken Ebiçli Duran Amca bitiverir başlarında: 
-Ne yapıyorsunuz? 
-Kör müsün, kelek topluyoruz. 
-Bu tarla kimin de? 
-Dayımızın. 
-Ulan bu kadar yeğenim var da ben niye hatırlamıyorum. 
(Durdu KOCAKAYA) 

317-KURTLU PASTIRMA 
Kızılırmak da balık tutan birisi yanındaki Kayseriliye, merak eder 
sorar: 
-Hemşehrim, senin oltanda niye kurt yerine sucuk var? Balıklar sucuğu sevmez. 
Kayserili buna çok sinirlenir: 
-Aptal! Kurt sucuğun içinde. (Durdu KOCAKAYA) 

318-YAHUDİ DÜZENBAZLIĞI 
Kapalı çarşıda esnaflık yapan Agop Emmi, Kayserili tüccar genci 
çok beğenir. Kızlarından birini ona vermeyi kafasına koyar (özellikle de evde kalmış kızını). Gence der ki: 
-20 yaşındaki kızımın 50 altını var. 
-30 yaşındakinin 100 altını var. 
-40 yaşındakinin 500 altını var. Üzerine de bir dükkan cabası. 
Kayserili genç biraz düşünür: 
-Peki amca, senin daha yaşlı kızın yok mu, der. (Durdu KOCAKAYA) 

319-PAPAZIN ÖLÜ GÖMMESİ 
İstiklal Savaşı sıralarında Zincidere’de Müslüman erkek  vefat 
eder. Cenazenin defin işlemini yapacak bir imam bulunamaz. Ölünün yakınlarından biri, Endürlük köyünün topal papazının geldiğini görünce sevinerek, yanındakilere: 
-İmam bulamadık ama, papaz efendi geliyor. Madem o da din adamı, o cenazeyi kaldıralım, der. 
Papaz efendiyi çevirirler, durumu anlatırlar. Papaz: 
-Ben hiç Müslüman cenazesi kaldırmadım. Hem ben namaz kılmayı, kıldırmayı, dualarınızı okumayı bilmem. Bunun için ben cenazenizi kaldıramam, der. 
Bunun üzerine bıçağını çeken delikanlı: 
-Sen şu cenazeyi kaldırmazsan ben senin ölünü gömmeyi bilirim. 
Bunun üzerine topal papaz: 
-Dur sinirlenme, namazını siz kılın ben gömeyim, der. 
Papazın dediğini yerine getirirler ve sonunda ölü mezara konulur. Papaz: 
-En ölüsün sen, Endürlük’ten geliyordum ben. Ne mendebur ölüymüşsün, başında bulundum ben. Aldıysan veresin, verdiysen alasın. 
Dedikten sonra, dua ettiğini zannedenlere: 
Hadi gömün, der. (Alim GERÇEL) 

320-EMMİNİN BİLMECESİ 
Kayseri’de “Emmi” lakabıyla ünlü Mehmet Delihaliloğlu, ömrünün 
son zamanları, Kazancılar caddesindeki Gazioğlu hanında tek başına kalmaktadır. Kendisini sevenler, senede bir akşam Büyük Sinemada “Emmi Gecesi” yaparak bir yıllık ihtiyaçların temini için maddi imkân sağlarlar. Emmi hastalanır. Kiçikapı Mahallesinde Doktor Adil Ulu’ya muayeneye gider. Emmiyi tanıyan doktor özenle muayene eder ve reçetesini yazar. Örfünden taviz vermeyen emmi doktoruna: 
-Doktor Bey, Allah razı olsun iyi muayenene ettin. Muayene parasını vereceğim. Ancak bir soru soracağım. Cevabını doğru verirsen ne ala, cevap veremezsen muayene ücretini veremem. 
Doktor merakla soru sorulmasını bekler. Emmi sorusunu sorar: 
-Doktor Bey, başındaki kıllar neden beyazlaşmış da eteğindeki kıllar hala siyah? 
Soru karşısında şaşıran doktor bir cevap bulamaz. Emmiye sorar: 
-Ben bilemedim, sen cevap ver. 
-Eteğindeki kıllar 15 sene geç çıktı da ondan. 
Cevabı mantıklı bulan doktor paradan vazgeçer. Ancak emmiye sorar: 
-Pekiyi sen benden kurtuldun. Muayene parası vermedin. Eczacıyı ne yapacaksın? 
-Ondan kolay ne var Doktor Bey. Aynı soruyu ona da sorarım, 
der ve ayrılır. Doktor hemen yanında çalışan sıhhiye memurunu Kayseri Eczanesi sahibi Hazım Gönen’e gönderir ve sıhhiye durumu izah eder. Böyle bir soru soracak cevabı da şudur haberin olsun der. Çarşıda işini bitirip eczaneye gelen Emmi reçetesini yaptırır ve eczacıya da ilaçların parasını vereceğini, ancak bir sorusu olduğunu, bilirse ilaç parasını vereceğini, bilemezse vermeyeceğinin pazarlığını yapar ve durumdan haberdar olduğu için eczacı kendinden emin soru sormasını bekler. Emmi aynı soruyu sorar. Eczacı doktorun haber gönderdiği cevabı verir, emmi kabul etmez. Birkaç cevap daha verir hiçbirinin kabul edilmediğini görünce: 
-Pekiyi sen cevap ver bakalım neymiş? 
-Başının bin derdi oranın bir derdi var, cevabını alır. 
Mantıklı bulur ve emmi buradan da gözlükçüğe gideceğini söyler ve gözlükçüğe de aynı soruyu soracağını anlatır. Bunun üzerine Eczacı Hazım Bey gözlükçü Nihat Alibaşoğlu’na kalfası ile haber gönderir. Emminin geleceğini bu soruyu soracağını ve cevabının da yukarıdaki gibi olduğunu söyler. Bir gün sonra emmi gözlükçüğe uğrar ve gözlük numarasını verir. Gözlüğünü aldıktan sonra gözlük ücretini ödeyeceğini ancak bir soru soracağını, bilemezse parayı ödemeyeceğini söyler. Gözlükçü de kendisine gelen habere göre kendisinden emin olarak: 
-Haydi sor bakalım, der. 
Aynı soruyu gözlükçüye de sorar. Emmi gözlükçünün verdiği cevabı kabul etmez. Gözlükçü birkaç cevap denemesinde bulunduysa da çaresiz kalır ve: 
-Pekiyi sen söyle, der. 
-Başını bin deliğe sokarsın, orayı bir deliğe, der ve gözlük parasını da vermekten kurtulur. (Alim GERÇEL) 

321-AMAN AĞA YANIYORUM 
Tarladan toplanan biberler Ermeni kadınlarca kurutulup değirmende 
toz haline getirilmek üzere tohumları alınıp dilimlenmektedir. Bu işle meşgul olan kadınlar grup halinde Merkez Yenice İsmail Mahallesinde Hisarcıklızade Lütfü Efendi’nin konağında çalışmaktadırlar. Kadınlardan biri helaya gider. İhtiyacını giderir. Taharet esnasına bağırmaya başlar: 
-Aman ağa yanıyorum yetişin. 
Lütfü Efendi helaya koşar: 
-Nedir? Ne oluyor? Ne diye feveran ediyorsun? 
Kadın can havli ile: 
-Ağam biberden yanıyorum. 
Bunun üzerine Lütfü Efendi koşarak aşganada bulunan tarladan yeni getirdiği domateslerden ikisini şaha ayırarak kadına yetiştirir ve: 
-Elini yıkamadan girersen …. da yanar, canın da yanar, der. 
(Alim GERÇEL) 

322-AMAN AĞAM BU DA MI GELECEKTİ BAŞIMIZA 
Kapalıçarşı esnafında manifaturacı  Erkiletli Hacı Abdullah Bozkurt 
ikinci evliliğini yapmıştır. Dükkan komşuları yeni gelin hanımı görmeyi arzu ederler. Ancak Hacı Abdullah buna müsaade etmeyeceğini söyler ve komşularının huyunu bildiği için hanımına sıkı sıkıya tembihte bulunur: 
-Sakın ola ki benim arkadaşlarım eve gelirlerse yanlarına çıkamayacaksın, der. 
Bir yaz günü öğle namazından sonra dükkan komşuları bir araya gelirler. Kıymalı pide yaptırırlar ve bir karpuz alırlar. Evin tamirini yaptırmakta olan Hacı Abdullah’ın Hacı Saki Mahallesindeki evine giderler. Yemek yenir, üzerine evin hanımının yaptığı kahveyi Hacı Abdullah içeriden getirir ve misafirlerine ikram eder. Misafirlerinden Mahmut Palamutoğlu bakar ki evin hanımını görmek kısmet olmayacak hemen evin damına çıkmak için duvara yaslı duran ağaç merdiveni ayağının ucu ile avluya devirir ve büyük gürültü meydana gelir. Mehmet Palamutoğlu yüksek sesle bağırmaya başlar: 
- Aman ağam bu da mı gelecekti başına. Daha bir haftalık evliydin, der ve çırpınır.     
İçeriden bu feryadı duyan Hacı Abdullah’ın hanımı tokanadan dışarı heyecanla koşar. Bu arada Hacı Abdullah da olaylar karşısında şaşkın hanımına seslenir: 
-Gelme kız bu şerefsizler sana bakacaklar, diye seslenir. 
Ama kadıncağız daha bir haftalık kocasının başına kaza geldiği zanlı ile koşup gelmiştir. Bu esnada hanımın boynundaki beşliğin ve kolundaki bileziğin sayısı gelenlerce tespit edilmiştir. Bir gün sonra Hacı Abdullah’ı kızdırmak için dükkanların önünde toplanıp sohbet ederken tespit edilen altın sayılarından bahsedilince Hacı Abdullah dayanamaz: 
-Benim size sözüm yok arkadaş. Bütün kabahat bizim esiklide, der. (Alim GERÇEL) 
  
323-BABASINI DA GETİRSEYDİN 
Erkek çocuklar hamama 5-6 yaşa gelene kadar anneleri ile giderler. 
Daha büyük yaştaki çocuklar hamamcı veya natır tarafından hamama alınmazlar. Buna rağmen biraz iri yapılı bir çocuk annesi ile birlikte Hunat Hamamına gelmiş ve yıkanma mahalline girmek için soyunmaya başlamış. Bu durumu gören yan taraftaki yaşlı kadın çocuğun annesine kızarak: 
-Bari babasını da getirseydin, anam, demiş. 
Çocuğun annesi hiç istifini bozmadan ve çocuğun soyunması için yardım ettiği halde: 
-O da geliyor, şuradaki bakkaldan sabun alıp şimdi gelecek, demiş. 
Yaşlı kadın buna inanır ve şaşkınlığını gizleyemez: 
-Vooo! Avrat deli mi ne,demiş. (Alim GERÇEL) 

324-DAMAT TELEVİZYONDA 
Televizyonun Kayseri’de yeni yeni evlere girdiği dönemlerde 
damgacılarıdan Hacı Mustafa Büyükkatırcı’nın oğlu, yeni damatlarının televizyona çıkacağını biraz saf ve şakacı olan annesi Fevziye Hanıma müjdelemiş. Ancak televizyonun pek anlaşılan bir konu olmadığı için Fevziye Hanım tepki göstererek: 
-Allah aşkına velahavle vela kuvvet. Başımıza bir gelmedik bu kalmıştı. Sülalenin içine mi tükürdük. Allah sonunu hayır getirsin, demiş. (Alim GERÇEL) 

325-DİŞ DOKTORUNA GİDEN KADIN 
Dişlerini yeni bakım yaptırmış kadın, yeni dişlerinin vermiş olduğu 
rahatsızlıktan dolayı devamlı gittiği diş doktoruna kontrol için gider. Diş doktoru sorar: 
-Buyurun şikayetiniz nedir? 
-Doktor Bey, üstümden şikayetim yok. Ama altım fingir fingir oynuyor. Bir bakıp yapsan diye geldim. (Alim GERÇEL) 

326- EĞLEN ŞOFÖR EFENDİ GELİN ÇÖĞDÜRECEK 
  Köyden gelininin rahatsızlığından dolayı şehre gitmekte olan Ahmet Ağa, gelininin çok sıkıştığını, ihtiyacı olduğunu öğrenir. Bunun üzerine yüksek sesle bağırır: 
-Eğlen şoför efendi, gelin çöğdürecek. (Alim GERÇEL) 

327- AMUCANIN BAĞINDAN ÜZÜM ALMA 
Niğde ilinde yapılacak güreş müsabakaları için Kayseri Beden 
Terbiyesi Bölge Müdürlüğünden güreş hakemleri istenir. Güreş ajanı İbrahim Aslan Recep Onbaşılı, Halim Demir, İbrahim Üstüntunalı ve diğer hakemler ile birlikte Niğde’ye gidilir. Dönüşte Garipçe yakınlarına gelince Recep Onbaşı yol üzerindeki bir üzüm bağını göstererek: 
-Şurası benim amcamın bağı, her defasında ısrar eder. Girelim üzüm yiyelim, der. 
Minibüsten inerler ve bağa dalarlar. Bağın içerisinde üzüm kesen mal sahibi geriden bu davetsiz misafirleri görür, ama tek başına olduğu için ses çıkarmaz. Ancak hazırlayıp bir gün pazara getireceği üzüm kasalarının minibüse konduğunu görünce dayanamaz: 
-Kasalar emanat emanat diyerek bağın içerisindekilerin üzerine doğru koşar. Durumun farkına varmayan İbrahim Aslan sorar: 
-Ne diyor bu adam? 
Recep Onbaşılı hem ekipteki arkadaşların minibüse koşmalarını hem de adamın bağırarak koşmasını İbrahim Aslan şu sözlerle açıklar: 
-Biraz daha yükleyin size zahmet olmasın, ben yardımcı olayım diye koşuyor, der. (Alim GERÇEL) 

328-GELEMEDİ Mİ? 
Naci (Kaptan), Ulucan Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğüne 
vekalet etmektedir. Kayseri Valisi ise İhsan Aras Paşa’dır. Kayseri’de ise o güne kadar hiç defile düzenlenmemiştir. İlk defileyi de İtimat firması düzenleyecektir. Valinin hanımı bu defile ile çok ilgilenmektedir. Bir gün öncesinden Naci Ulucan’ı arayarak: 
-Misafirlerimiz Atatürk Spor Salonuna gelince haberim olsun. 
Sabahleyin mesai başladığından biraz sonra salonun hazırlanması çalışmaları devam ederken organizasyonu yapan firmanın temsilcisi gelir. Naci Ulucan da vali beyin eşine misafirlerin geldiğinin haber edilmesini ister. Bölge Müdürlüğü binasına gelen Naci Ulucan, vali konağının telefonunu muhasebeciden alır. Muhasip, müdürünün telaşından faydalanarak ona genelevin telefon numarasını verir ve saklanır. Naci Ulucan verilen telefonu arar, karşısına çıkan kişiye vali konağına telefon ettiğini sanarak: 
-Hanımefendi ile görüşeceğim. 
-Burası genelevi. 
-Niye gelemedi efendim? 
-Ne gelemedisi lan. Burası kerhane kerhane. 
Muhasebecinin muzur şakalarından birini yaptığının farkına varan Naci Ulucan aranmaya başlar ama ne fayda. Acilen vali konağının telefonunu bulur ve görevini yerine getirir. (Alim GERÇEL) 

329-ERMENİNİN ÇÖMLEK KUMBARASI 
Kayseri’nin Bahçebaşı semtinde oturan fakir Ermeni genci Haçik’i 
yardımlaşma ile biraz fettan olan Maria ile evlendirirler. Gelin gerdek günü pazarlık yapar: 
-Bir çömlek kumbara alalım, her birlikte olduğumuzda 10 kuruş atalım. Birikince ileride çocukların ihtiyacını karşılarız, der. 
Bu teklif Haçik’in de işine gelir. Bir çömlek kumbara alırlar, her birleşmelerinde 10 kuruş atarlar. Birkaç yıl sonra çok acil paraya ihtiyaç hisseden Haçik karısına: 
-Şu kumbarayı getir kıralım. İhtiyacımızı karşılayalım. Daha sonra yeni kumbara alır, eskisinden çıkan para kadar içine atarız. 
Kadın rıza göstermez. Ancak Haçik’in ısrarlarına dayanamaz ve çömleği getirir. Çömlek kırılır, ama Haçik şaşkın. Çömleğin içinde 10 kuruş sayısının birkaç misli gümüş 25 kuruşluk para var. Kendisi hiç 25 kuruşluk atmamıştır. Bu şaşkınlığı karşısında karısına: 
-Bu da ne demek oluyor? Nereden çıktı bu 25’likler? Hem 10’luklardan çok fazla. 
-Sen her seferinde 10 kuruş atıyordun ama karşı mahalledeki Ali her seferinde 25 kuruş atıyordu, der. (Alim GERÇEL) 

330-TEŞEKKÜRÜNE TEŞEKKÜR EDERİM 
Kayserili hanım oğlunu ziyaret için Ankara’ya giderken imkanları 
nispetinde çeşitli yiyecek ve hediyeler götürür. Oğlu gündüz işe gidince aynı hayatta (avlu) bulunan kapı komşularını ziyaret ederek getirdiği hediyelerden bir sahan içinde ikram eder. Komşu kadın hediye için teşekkür eder. O güne kadar teşekkür kelimesini duymayan kadın sessiz kalır ve akşam oğluna sorar: 
-Komşuya ikramda bulundum, sahanı bana iade ederken teşekkür ederim dedi. Ne demek istedi? 
-Aman ancağız o sana küfretmiş. Çok kötü bir söz söylemiş. 
Sabaha kadar gözüne uyku girmeyen Kayserili hanım sabahleyin oğlunu işine yolcu ettikten sonra, komşusunun kapısını çalar, komşusu kapıyı açıcınca: 
-Teşekkürüne teşekkür ederim. Teşekkürüne teşekkür ederim, der. 
(Alim GERÇEL) 

331-ÇINDIR PIT ELEKTRİKLER YANDI 
Hisarcık’ta elektriklerin olmadığı dönemlerde İstanbul’dan misafir 
gelen genç kız Ayfer, yatmadan önce helaya gitmek ister. Ancak karanlıktır. Bunun üzerine evin kızı Mualla’ya: 
-Abla lambayı yaksan da beraber gitsek, der. 
Evin kızı: 
-Çındır pıt, haydi lamba yandı diyerek ay dedeyi gösterir. 
(Alim GERÇEL) 

332- KORKMAYIN KOMŞULAR HALİS AMCANIZ TÜFENK ATACAK 
Kayseri Lisesi Müdürlerinden Halis Çivicioğlu, yeni bir tüfek 
almıştır. Tüfeği bağ evinde deneyecektir. Ancak silah atmaktan ve komşularının silah sesinden rahatsız olacağından çekinmektedir. Bir kayanın üzerine çıkar ve seslenir: 
-Korkmayın komşular, Halis amcanız tüfenk atacak… (Alim GERÇEL) 

333-DEVLET TEKESİ 
Ziraat Müdürlüğüne bağlı bulunan aşım evindeki tekeler verimsiz 
ve soy olarak istenilen ölçülerde değildir. Ama piyasada aynı işlevi yapan, çok güçlü ve verimli bir teke bulunmaktadır. Tekenin sahibi Ahmet Ağa işsizdir. Geçimini tekeden sağlamaktadır. Ziraat Müdürü, Ahmet Ağayı çağırtır ve ona şu teklifte bulunur: 
-Ahmet Efendi, senin teken çok iyi. Seni onun için buraya alalım. Tekenin de bedelinin üstünde fiyat verelim. Buranın kadrolu elemanı olun. Senin içinde ekmek kapısı açılmış olur. 
-Olur efendim, der ve teklifi kabul eder. 
Bir dönem sonra tekenin verimi düşer, kendinden bekleneni veremez. Bunun üzerine Ziraat Müdürü tekrar Ahmet Ağayı çağırır: 
-Ahmet Efendi bak, seni tekeden dolayı işe aldım, tekene de ederinden fazla para verdim. Ama o bu dönem beklenen randımanı vermedi. Şimdi ne yapacağız? 
-Vallahi sayın müdürüm, artık o devlet tekesi oldu, isterse aşar, istemez ise aşmaz. (Alim GERÇEL)     

334-KÖYE DADANAN TİLKİ (DEVLET MEMURU) 
Felahiye’nin Zilifter (Silahtar) köyüne tilki dadanmıştır. Köydeki 
kümes hayvanlarının neredeyse kökünü kurutacaktır. Köylüler bir türlü çare bulamamaktadırlar. En sonunda köy öğretmeninden de fikrini sorarlar. Öğretmen köylüye:
-Bundan kolay ne var, şimdiye kadar niye bana sormadınız?Hemen bütün kümeslerdeki ve ahırlardaki kalan hayvanları bir kümese doldurun. Diğer yerlerin kapısın açık bırakın ve pusuya yatın. Tilki hangi kümese girerse kapısını kapatın ve beni haberdar edin. 
Köylü denileni tutar ve ikinci gece tilki gelir kümesin birinin içine girer. Hemen kapısını kapatırlar, öğretmenin evine gidip haberdar ederler. Koşarak kümese gelen öğretmen içeri girer, biraz sonra kümes içerisinde bir toz duman kopar. Daha sonra orta durulur. Bir bakarlar ki öğretmen tilkinin boynuna kravatını bağlamış, hayvanı çekip köy meydanına getiriyor. Bütün köylünün gözleri önünde tilkinin kıçına bir tekme vurur ve kapar koyu verir. Uzun bir zaman geçer, tilki köye uğramaz. Köylü merak eder: 
-Bunun hikmeti nedir, öğrenelim? İki gün sonra köyün başına böyle bir olay gelirse biz de aynısını yapalım derler ve öğretmeni köy odasına çağırırlar: 
-Öğretmen efendi bunun hikmeti nedir? Bize de öğretir misin? 
Kümese girdim, kravatımı tilkinin boynuna bağladım. 657 ye bağlı Devlet Memuru ettim. Bundan sonra hiçbir halt işleyemez. 
(Alim GERÇEL) 

335-ÇALMA PEKMEZ 
Erkilet nahiyesinin Kemer köyünde dul bir hanım varmış. Köyden 
Osman adlı dul bir kişi bu hanıma göz dikmiş. Ne edip o dul kadınla birlikte olmayı arzulamakta ve çeşitli yollara başvurmaktaymış. Dul kadın ile anlaşmışlar. Ancak dul kadın Osman Ağanın organını görünce bunun altından kalkamayacağını anlamış ve: 
-Ben sana iki külek pekmez vereyim de vazgeç, demiş. 
(Alim GERÇEL) 

336-DÜNÜRCÜNÜN ZİYARETLERİ 
Adam oğlunu komşu köyden nişanlar. Kız evine gelin kızını 
göremeye ziyarete giderler, çok güzel ağırlanırlar. Bundan çok memnun kalan oğlan evi kendilerine gelin kızlarını bahane ederek sık sık kız evini ziyarete giderler. Devamlı ziyaretten usanan kız evi yine bir ziyarette yemek ikram ederler. Ancak ekmek ve bir tas süt getirirler. Misafir bu durum karşısında şaşırır. Bunun ne anlama geldiğini sorar: 
-Dünür bu ne anlama geliyor? 
-Gayet basit. Yağ da, kaymak ta, peynir de bundan yapılıyor. Ekmekle buyurun. 
Bu işe çok içerleyen oğlan evi dünürlerini davet ederler. Onlarda oğlan evinin köyüne misafirliğe giderler. Ev sahibi misafirleri ağırlar. Misafirler evin çocuklarını da öpecektir. Ancak oğlanın babası bir dakika durun der ve cinsel organını çıkarır: 
-Oğlan da bundan kız da bundan, bunu öpün yeter, diye tepkisini gösterir.  (Alim GERÇEL) 

337-SARIZDAYIM YA 
1970’li yıllarda Doktor Mevlüt Mercan, Sarız ilçesi hükümet 
tabipliği görevini yürütmektedir. Çok aktif ve çalışkan olan Mercan Sarız’ın dağ köyleri de dahil gitmediği, vatandaşın ayağına sağlık hizmeti götürmediği yer kalmamıştır. Bundan dolayı da bütün Sarızlılar sevgi göstermekte ve saygı duymaktadırlar. Ancak zamanın Sarız’daki Adalet Partili yöneticileri bundan rahatsız olmaktadırlar. Dönemin İmar-İskan Bakanı Hayrettin Nakipoğlu’na şikayetçi olurlar: 
-Sayın Bakan. Sarız’da bir doktor var. Bütün köylüyü kurtçu yaptı. Bunu haddini bildirin. 
-Sarız’a geldiğimde ben hallederim, 
der ve ziyaretçilerini gönderir. Zamanla Sarız’ı ziyarete gelen Bakana Sarız Kaymakamlığında brifink verilmektedir. Sarız Adalet Partisi İlçe Başkanı Bakana doktoru gösterir ve Bakan doktoru uyarır: 
-Doktor sen burada siyasi faaliyet gösteriyormuşsun? Seni sürdürürüm. 
Sayın Bakanım benim siyasi faaliyetim yoktur. Görevim ile ilgili geceli-gündüzlü hizmet vermeye çalışıyorum. Bu çalışmalarıma buradakiler de şahittir. 
-Hayır hayır sen siyasi faaliyet gösteriyormuşsun. Ben seni sürerim. 
-Efendim Sarız’dayım ya! 
Bundan ne demek istediğini anlamayan Bakanın sürerim ısrarı üzerine: 
-Sarız’dayım dedim ya, diye cevap verir. (Alim GERÇEL) 

338-HIRSIZLIĞIN BÖYLESİ 
İncesu ilçesinde, Kayseri-Adana demiryolunun bağının içinden 
geçen Dümbelekçi Ahmet Ağa, sabahın erken saatlerine kadar bağda çalışır. 
Güneş tam vurunca kaysı ağacının gölgesinde kestirmek için uzanır, uykuya dalar. Ancak bir sesle irkilir. Bir baksa ki bağın ortasında bir marşandiz duruyor. Bağın içerisine göz gezdirir ki, iki ellerinde sepetle bağdan üzüm kesiyorlar. Dümbelekçi Ahmet Ağa hemen doğrulur, tüfeği ile yukarı doğru ateş eder. Bağın içerisindeki adamlar hemen marşandize biner kaçarlarken Ahmet Ağa arkalarından bağırır: 
-Her şeyi gördüm de trenle hırsızlığa geleni ilk defa görüyorum. 
(Alim GERÇEL) 

339-SATIP YENİ MODELİNİ ALDIK 
Bir Adanalı diğeri Kayserili iki çiftçi sohbet ederlerken zenginlikleri 
ile övünmeye başlamışlar. Adanalı: 
-Bizim orada sabah güneş doğmadan biniyoruz arabaya akşam oluyor, biz hala çiftliğin öbür ucuna yetişemiyoruz. 
-Yav bizim de öyle bir arabamız vardı satıp yeni modelini aldık. 
(Alim GERÇEL) 

340-AL ELİMİ 
Yüzme bilmeyen bir Kayserili denize düşmüş. Suya bir batıp bir 
çıkıyormuş. Sahilde üşüşmüşler başına: 
-Ver elini, ver elin, diye bağrışmaya. 
Kayserili bir türlü uzatmıyormuş elini. Üşüşenler bir türlü anlamıyormuş dilini. Tanıyanlardan biri anlatmaya çalışmış. Meğer Kayserili almaya alışmış: 
-Al elimi al elimi, diye üşüşenler bağırmış. 
Kayserili kurtulunca gülüşerek dağılmış. (Alim GERÇEL) 

341-İKİ İKİ DAHA KAÇ EDER 
Kayseriliye sormuşlar: 
-İki iki daha kaç eder? 
Kayserili hemen atmış: 
-Alırken mi satarken mi? (Alim GERÇEL) 

342-AMERİKADAN MÜHENDİS 
Kayserinin bir köyünde imece yöntemi ile yol yapılıyormuş. Bunun 
içinde eşekten yararlanılıyormuş. Eşek hangi yolu izlerse orayı genişletip araba yoluna dönüştürüyorlarmış. O dönem de köye gelen Amerikalı bir barış gönüllüsü ne olup bittiğini kavrayamadığı için sormuş: 
-Ne yapıyorsunuz böyle? 
-Yol yapıyoruz. 
-Bu eşek ne için? 
-O yolun mühendisi, yola uygun yeri o gösterir. 
Barış gönüllüsü gülmüş 
- Ya eşek bulamasaydınız? 
O zaman Amerika’dan mühendis getirirdik. (Alim GERÇEL) 

343- BAŞIMDAN TUTARDI 
Adamın biri dört hanım alır. Bir gün hanımlar kendisine kızarlar ve aralarında karar alırlar. Biri sağ kolundan, biri sol kolundan, biri sol bacağından, biri sağ bacağından tutar adamı dışarı atarlar. Adam: 
-Keşke bir avrat daha alsaydım. O da başımdan tutardı. 
(Ş.Nihat İŞMAN) 

344- ARAYI BULALIM 
İstasyon caddesinde Kız Enstitüsü önünde volta atan iki delikanlı 
bir kızın peşine takılmış. Oğlanlardan biri kıza: 
-Ağzını öperim anam… 
Diye laf atmış. Kız sinirli: 
-Hoşt köpek ayağımı yala, 
Diye karşılık vermiş. Diğer genç: 
- Bu iş böyle bitmez. Biriniz çok yukarıdan diğeriniz çok aşağıdan söylüyorsunuz. Gelin arayı bulalım. (Seyit Mehmet POLAT) 

345-KAYSERİLİ OLSUN DA… 
Adalarda askerlik yapan bir Kayserili tüm koğuşları dolaşarak başka 
bir Kayserili hemşehrisi olup olmadığını araştırmış, fakat bulamamış. Üzüntüsünden kışlayı terk ederek dağlara, kırlara çıkıp dolaşırken, daha çok Kayseri’nin Gesi-Ağırnas yörelerinde yetişen gilaboru ağacı ile karşılaşmış, sevinmiş. Büyük bir sevecenlikle ağacı kucaklayarak: 
-Vay sevgili hemşehrim. Demek sen de buradaydın ha! (Gani AŞIK) 

346-KAYSERİLİ MOLLANIN YAMAN CEVABI 
İstanbul medreselerinden birinde Kayserili bir molla varmış. 
Hocalarından biri her nedense Kayseri’yi ve Kayserilileri sevmezmiş. Bu yüzden de Kayserili mollaya yerli yersiz latifeler yaparmış. Şaka görüntüsü altında zaman zaman da alay edermiş. Tuvalette nasıl temizlenilmesi gerektiği hususu, ders olarak tartışılırken tuvalette köpek pozisyonunda oturmak şeklindeki bir ibareyi bahane eden hoca yine Kayserili öğrencisine sataşmak amacıyla sormuş: 
-Kayserili, haydi köpek pozisyonunda bir otur da görelim. 
Kayserili öğrenci cevaplamış: 
-Hocam ben buraya öğrenmeye geldim. Önce siz oturun da biz görelim. 
(Gani AŞIK) 

347-KAYSERİLİLİK AYRICALIKTIR 
Kayseri insanının dünyanın her yerinde ve herhangi şart altında 
olursa olsun aç kalmayacağı, olumsuzlukları ve çaresizliklerini bir bir yeneceğine dair yaşanmış bir çok anekdotlar vardır. Bunlardan birisi de Amerika’da cereyan etmiş. 
Sahibinin bir Yahudi olduğu fabrikada Kayserili işçiler bir birleri ile dayanışma içinde oluşları, çalışkanlıkları ve zekaları ile dikkat çekmeye başlamışlar. Fabrika yöneticilerinden birisi patronu Yahudi’yi : 
-Kayserili Türkler zamanla bu fabrikayı ele geçirebilirler, 
şeklinde uyarmış. Bunun üzerine Kayserili işçilerin işine toptan son verilmiş. Konuyu değerlendirmek amacıyla bir araya gelindiğinde işçilerin önderlerinden biri konuşma yapmış ve sözlerini şöyle bitirmiş: 
-Gurbete gelmekle aç mı kalırız 
Hamt olsun Mevla’ya kanaatimiz var. 
Biz Kayseriliyiz farkımız budur 
Elimizde pek çok zenaatimiz var. ( Gani AŞIK) 

348- DENESİZ ÇÖP 
Köyden misafir olarak gelen kadın pencere kenarında oturmuş üzüm yiyordu. Birden bire boş üzüm salkımını pencereden aşağı atar: 
-Aman ne yapıyorsun? 
-Vallahi hiç dene kalmadıydı. (Seyit Mehmet POLAT)   

349- YIKSAM DA YIKILSAM DA 
Gır Ahmet’in pehlivanlık yanı da ağır basarmış çevre köy ve 
kasabalardan güreşli düğün olduğu zaman Gır Ahmet’e davetiye gönderirlermiş. 
Bir gün bu davete icabet etmiş. Her gittiği düğünden ikişer-üçer adet koyun, inek, keçi alır gelirmiş. Bir gün Özvatan’a bağlı Kermelik köyündeki düğüne katılmış. Hazırlıklarını yapmış, kispetini giymiş. Isınma hareketlerini yaparken aklına bir şey gelmiş: 
-Durun bakayım hele ben, güreşeceğim adamın ismini bir öğreneyim. 
Galip gelene iki inek, iki koyun hediye, rakibinin ismi de Cam-Cum, demişler. 
Bu arada Gır Ahmet hemen kispetini çıkarmış, üzereni giyinmeye başlamış: 
-Ben bu adamla güreşmem,demiş. 
-Niçin? Demişler. 
-Çünkü yıksam da Cam-Cum, yıkılsam da Cam-Cum. 
Güreş alanını hemen terk etmiş. (Kenan KARAGÖZ) 

350- BAĞI YOK 
Gır Ahmet’in bağı yokmuş. Bağa gidip gelenlere çok imrenirmiş. 
Arkadaşları arasında sohbet ederken: 
- Haydin bağlara doğru gezelim, demişler.       
Gır Ahmet’te: 
-Hayır ben gitmem, demiş. 
-Niye? Diye sormuşlar. 
Bağa gitmeyi şuraya koyun, kıyının yolunda kırmızı lira bulsam yine de alıp cebime koymam. 
-Niçin? Demişler. 
Gır Ahmet’in bağı yok da kıyının yolunda dene topluyor derler diye. 
(Kenan KARAGÖZ)

>300 Kayseri FIKRASI

>251-REJİM 
Kadının biri bir gün doktora gitmiş. Doktor: 
-Sen çok şişmanladın. Hamur işi yeme, demiş. 
Kadın: 
-Gezmedeki keteyi de mi yemeyeyim doktor bey? (Zeynep ÖZEN) 

252-PAZARLIĞA TUTUŞURSAK 
Kayseri de artık pazarlık değişmez bir adet haline gelmiştir. Hemen 
her dükkanda yıllardır süre gelen bir gelenektir. Bu durum ilkokul çocuklarına bile yansımıştır. İki çocuk bahçede konuşuyorlarmış: 
-Beş kere beşin yirmi beş olduğunu bildiğin halde neden öğretmene yirmi sekiz dedin? 
Öğrenci çok olgun bir şekilde cevap verir:
-Öyle olduğunu biliyorsun da belki öğretmen ile pazarlığa tutuşuruz diye düşündüm. Onun için yirmi sekiz dedim. (Merve DEMİREL) 

253-BEN DE BİLMİYORUM 
Kayserili trende çalıştığı zoologdan ne iş yaptığını sorar. Zoolog 
hayvanlara ait bilgi sahibi olduğunu kısa yoldan anlatır, Kayseriliye. Fakat bu iş bir türlü Kayserilinin aklına yatmaz: 
Siz dünyadaki tüm hayvanları biliyor musunuz? 
-Evet, der zoolog. 
Kayserili biraz düşündükten sonra: 
-Peki senin bilmediğin hiç hayvan yok mu? 
-Evet benim bilmediğim hiç hayvan yok. 
-Ya varsa? 
-Olamaz. 
-Olur olmaz derken iş iddiaya biner. Kayserili: 
Bilirsen 10 lira vereceğim. Bilmezsen 100 liranı alırım. Sen de bana bir hayvan soracaksın. Bilirsen 100 liranı alırım, bilmezsem 10 lira veririm. 
Kayserilinin bu çıkışına biraz sinirlenen zoolog: 
-Kabul ediyorum sor. 
Kayserilinin sorusu şu olur: 
-Söyle bakalım üç ayaklı hayvan nerede yaşar? 
Zoolog düşünür, taşınır: 
-Bilemedim, der. 
Kayserili: 
-Bilemediğine göre ver bakalım 100 lirayı. 
Zoolog 100 lirayı verir ve hemen soruyu yapıştırır: 
-Siz söyleyin üç ayaklı hayvan nerede yaşar? 
Kayserili düşünmeden paranın 10 lirasını uzatır zoologa ve: 
-Al şu 10 liranı ben de bilmiyorum. (Tuba ÖKSÜZKAYA) 

254-GÖRMEDİĞİNİZ İSTANBUL’A İNANIYORSUNUZ DA… 
Kayserili Derviş Efendi komşusuna bir miktar borç para 
vermiş. Zaman  gelmiş adam parayı getirmemiş. Derviş Efendi adamdan parasını istemiş, adam inkar etmiş ben senden para almadım şahidin var mı? demiş. Bunun üzerine Derviş Efendi yakın komşularından  birkaç kişiye kendisine şahitlik yapmasını istemiş. Komşuları: 
- Derviş Efendi biz sana nasıl şahitlik yapalım, para verdiğini görmedik ki demişler. 
Bunun üzerine Derviş Efendi komşularına dönerek: 
-İstanbul var mı? demiş. 
Komşuları: 
-Var demişler. 
-Pekiyi gördünüz mü? Demiş. 
Komşuları : 
-Görmedik demişler. 
Öyleyse var dediğiniz  ve görmediğiniz İstanbul’a inanıyorsunuz 
da  neden benim para verdiğime inanmıyorsunuz demiş. (Bünyamen ÇAY) 

255-VETERİNER İLE KAYSERİLİ 
veteriner ile bir Kayserili aynı trenin kompartımanında 
yolculuk yaparlar. Epeyce sessiz bir şekilde yolculuk yaparlar. Veteriner konuşmak için bahane arar: 
-Beyefendi nerelisin? Ne iş yapıyorsun? Der. 
Adam da : 
-Kayseriliyim , ticaretle uğraşıyorum der. 
Veteriner de sormadan böbürlene böbürlene : 
-Ben de veteriner hekimim der. 
Sohbet koyulaşır, epeyce konuşurlar. Herkes kendi maharetini uzun uzadıya anlatır. Anlatırlar ama öyle bir an gelir ki konuşulacak bir şey kalmaz. Ortalığı bir sessizlik bürür. Bir müddet sonra ,veteniner, Kayseriliye: 
-Böyle vakit geçmiyor, gel karşılıklı birbirimize soru soralım, cevap verelim der. 
-Eğer ben sana sorduğum sorunun cevabını alırsam 100 kuruş vereyim, 
sen benim soruma cevap veremezsen 10 kuruş vereceksin der. 
İlk soru sorma hakkını Kayseriliye verir: 
-Söyle bakalım meğer veterinersin ben sana mesleğinle ilgili bir soru sorayım. Bana üç ayaklı bir hayvan söyle der. 
Veteriner düşünür düşünür bir cevap veremez 
-  En  sonunda al 100 kuruşu ben bu sorunun cevabını bilemedim der.   
Sıra veterinere gelir. 
Veteriner pekiyi öyleyse şu üç ayaklı hayvanı sen söyle der. 
Kayserili de: 
- Al şu 10 kuruşunu bende sorunun cevabını bilmiyorum der. Tabii ki  bu arada 90 kuruş kar ederek Kayserililerin uyanıklığını ispatlamış olur. (Bünyamen ÇAY) 

256- AKILLI DOKTOR   
Bir doktorun tabelasında, muayene ücretinin yüz,  kontrolünün elli kuruş olduğu yazılıymış. Bir Kayserili kurnazlık yapmış, doktorun yanına varınca: 
-Doktor, işte yine ben geldim, 
demiş ve muayeneden sonra da tabii ki elli kuruş vermiş. Fakat doktor da daha kurnaz çıkmış: 
-Pekiyi öyleyse yeni reçeteye hacet yok, eskilerine devam et demiş. (Bünyamen ÇAY) 

257-UYANIK MI KAYSERİLİ Mİ? 
Çok eski zamanlar da Kayseri’de bu günkü otellerin yerinde hanlar 
varmış. Kayseri’ye gelen yabancılar bu hanlarda kalırlarmış. Handa kalan bir tüccar, hancının yanında duran çocuğu yanına çağırarak: 
-Oğlum 10 kuruşu al, bize öyle bir şey al ki, hem biz yiyelim, hem hayvanlarımız yesin, hem de biz eğlenelim demiş. 
-Çocuk 10 kuruşu almış gitmiş ve birkaç tane karpuz almış gelmiş. Adam şaşırmış: 
-Oğlum biz bunu ne yapacağız? 
- içini siz yiyeceksiniz, kabuğunu hayvanlarınıza yedireceksiniz, çekirdeği ile de eğleneceksiniz. (Bünyamen ÇAY) 

258-VATAN HASAN’IN ANASIDIR 
Bölük komutanı akşam dersinde askerlerinden vatanın  tarifini 
yapmalarını ister. Her asker kendisine göre sırayla tarifi yapar. Fakat Kayserili askere gelinceye kadar yapılacak tarif kalmaz. Kayserili düşünürken, kendinden önce ki arkadaşının yaptığı tarif aklına gelir. Kendinden önceki arkadaşının adı Hasan’dır ve vatanın tarifini yaparken “vatan benim anamdır” demiştir. 
Komutan: 
-Evet Kayserili vatanın tarifini sen yap. 
Kayserili asker hemen ayağa kalkar kendini kısa künye yaparak tanıtır ve, 
-Komutanım vatan Hasan’ın anasıdır der.(Bünyamen ÇAY)   

259-UYANIK KAYSERİLİ 
Adamın bir tanesi Kayserili tüccardan veresiye mal almış. Zamanı 
gelmiş Kayserili parasını istemiş. Fakat adam vermek taraftarı değilmiş. Kayserili eğer biraz daha adamın üstüne gitse adam neredeyse inkar edecekmiş. Kayserili bakar ki adam inkar edecek işi oluruna bırakmış. Borçlu olan adam Kayseriliye dönerek: 
-Arkadaş, Pazartesi günü gelme, Salı günü gelme, Çarşamba gelme, Perşembe gelme, Cuma gelme, Cumartesi gelme, Pazar gelme Allah’ın bir günü gel diyerek haftanın her gününü saymış. 
Kayserili kara kara düşünürken aklına parlak bir fikir gelmiş. Bu adam bana haftanın her gününü saydı ama Bayram günü gelme demedi demiş. Bir bayram günü adamın yanına gitmiş, borcunu istemiş. Adam: 
Arkadaş bu gün ne günlerden, 
-Salı 
-Ben Salı günü sana gelme demedim mi? Demiş. 
Kayserili de: 
- Öyleyse arkadaş gel şu yoldan geçen insanlara soralım onlar ne derse ben razıyım  sen de razı mısın?  Demiş. 
Adam da razı olmuş. Yola çıkarak oradan geçen adamlara her ikisi de sorarlar. 
-Arkadaş bu gün ne? 
Geçen adamların tamamı da: 
-Bu gün  Bayram demiş. 
-Sen bana bayram günü gelme demedin ki demiş. 
Adam da ikna olarak borcunu ödemiş. (Bünyamen ÇAY) 

260-KUYUYA BİLEZİKLE AĞIZLIK TAK 
Merkezin Şükrü Efendi şekerdeki bağına bir kuyu inşa ettirir. Ancak 
kuyunun bileziği ile ağızlığını yaptırıp işi bitiremez. Bir gün  komşulardan Hacılarlı  taş ustası Akliye Baba, hoca efendiye hoş geldine gelir. Sohbet esnasında kuyunun inşaatının bitirilmediğinden söz açılınca, Şükrü Efendi misafire hitaben: 
Hüdanın işine bak. 
Attı bizi buraya Hak 
Şu bağın kuyusuna 
Bilezikle ağızlık tak 
Dörtlüğünü söyleyerek inşaatının tamamlanmasını Akliye Babadan ister. 
(Bünyamen ÇAY) 

261-VAH YAVRUM VAH 
Kayserili yaşlı nine bir gün belediye otobüsüne biner. Bakar ki 
koltuğun birisinde kız gibi uzun saçlı bir erkek oturuyor. Yanına gelir, kendi kendine bir şeyler söylemek ister ama bir türlü söyleyemez. Nihayetinde: 
-Kızım şöyle biraz çekil de ben oturayım. 
Koltuktaki uzun saçlı erkek: 
-Teyze ben kız değilim erkeğim, der. 
Yaşlı teyze bunun üzerine: 
-Vah yavrum vah! Sen de benim gibi genç yaşta dul mu kaldın ha! 
(Bünyamen ÇAY) 

262- HEYBENİN BOŞ ZAMANI   
Mehmet Şükrü Efendi, bir gün Şekerdeki bağına giderken yolda ahbaplarından biri: 
-Hoca efendi ev yakınına buyurun, der. 
-Heybem dolu 
Yolum doğru 
Ne ideyim 
Sağı solu 
Heybemin boş zamanı 
Gönlümün hoş zamanı 
Davet etmez misiniz 
Mısralarını söyleyerek bu samimiyetsiz daveti hicveder. (Bünyamen ÇAY) 

263- TUZSUZ HELVA GİBİ SALLANMAK 
    Taze geline kocası helva pişirmesini söyler. Gelin ise helvaya tuz konulup koyulmayacağını bilmiyor. Komşulara da sormayı kendine yedirememekte. Kapıya çıkar, sokaktan geçen bir adama: 
-Tuzsuz helva gibi ne sallanıyorsun, der. 
Adamcağız halden anlayan biriymiş. Geline: 
-Hadi kızım helvaya tuz konmaz. 
Böylece gelin helvaya tuz koyulmayacağını öğrenmiş. (Bünyamen ÇAY) 

264- ISPIDINLI İSEN GEÇ YUKARIYA 
      Adamın biri Ispıdın da bir eve misafir olur. Köye misafir geldiğini haber alan köylüler hoşgeldine varırlar. Her gelen odanın baş köşesine selam verip oturur. Gelenlerin baş tarafa oturmasında alt tarafta kalan misafir yer açmak için çekile çekile kapının ağzına kadar gelir. Kimsenin aldırmadığına bakarak canı sıkılsa da bir şey diyemez. Tam bu sırada içeri bir köpek girer. Adam dayanamaz ayağı kalkar: 
-Ispıdınlı isen geç yukarıya, der. (Bünyamen ÇAY) 

265- BİLMEDİ BELLEME EMMİ, PEKMEZİN TADI DA KITTI 
        Köylünün biri kente geldiğinde eskicinin tav çanağındaki kirli suyu pekmez zannederek: 
-Emmi şuradan bana 5 paralık pekmez ver, der. 
Adam işi bozuntuya vermez. Maşrapayı çanaktan doldurduğu gibi uzatır. Bir solukta maşrapayı tepesine diken köylü eskiciye parayı uzatırken saf saf : 
-Bilmedin belleme emmi pekmezin tadı da kıttı, der. (Bünyamen ÇAY) 

266- ONDA DA BAKILACAK YÜZ KALMADI 
Develili saz şairi Seyrani gözleri kör olmuş eski bir dostuna rast gelir: 
-Ne var ne yok ,diye hatırını sorunca dostu: 
-Ne bileyim. Ben de artık dünyayı görecek göz kalmadı ki. 
Şair Seyrani eski dostuna şu zarif cevabı verir: 
-Esef etme onda da bakılacak yüz kalmadı. (Bünyamen ÇAY) 

267-YÜKÜ ŞEKER OLSAYDI 
Kayserili adamın biri evinde oturmuş ailesi ile çay içiyormuş. Fakat 
ne yazık ki adamın çayının şekeri kıtmış. Hanımından şeker istemek için konuşmadan bardağını durmadan karıştırıyormuş. Öyle karıştırıyormuş ki: hanımı dayanamayıp: 
-Bey nedir senin yaptığın, durmadan bardağı karıştırıyorsun. Gören de şangır şungur deve kervanı geçiyor sanır. 
Bunun üzerine adam: 
-İnşallah devenin yükü şeker olur, demiş. (Bünyamen ÇAY) 

268-YEMEKLERİN PADİŞAHI 
Kayserili vaiz … hoca efendi baklavayı çok severmiş. Bir gün vaiz 
efendiyi yemeğe davet ederler. Fakat vaiz efendinin baklavayı çok sevdiğini bilen ev sahibi ve davetliler baklavayı saklayarak ne yapacağını merakla beklerken bütün yemekler gelir ve yenir. Vaiz efendi etrafa bakarak başka yemek kalmadığını zanneder “elhamdülillah” der ve kalkar. Bu arada baklava  sofraya konur. Vaiz efendi bakar bakar ama sofradan kalktığı için bir türlü oturamaz. Ancak Kayserili zekasını kullanarak orada bulunanlara hitaben: 
-Arkadaşlar bir dakika. Şu anda padişah gelse ne yaparsınız? 
Orada bulunanlar: 
-En güzel ikram ve izzette bulunur, baş köşeye oturturuz, derler. 
-Öyleyse baklava da yemeklerin padişahıdır. Durun baş köşeye oturtayım. 
Ve tekrar sofraya oturur ve baklavayı yemeğe başlar. (Bünyamen ÇAY) 

269- UMARIM DENİZDE YOKSUNUZ 
Kayseriliden kazık yiyen bir Ermeni, Kayserilinin olmadığı bir yere 
yerleşmeye karar verir. Dünyanın bir çok ülkesini ve şehirlerini dolaşır. Tüm gezdiği yerlerde bir Kayserili ile karşılaşır. En sonunda Amerika’nın New York şehrine gelir ve burada Kayserili yoktur diye buraya yerleşir. Aradan bir süre geçtikten sonra topal bir adamla tanışıp ahbap olur. Konuşmaları sırasında bu adamın da Kayserili olduğunu öğrenince: 
-Sizin toplanız burada ise topal olamayanınız bilmeme nerede… 
Diye kendisini denize atar. 
-Sanırım burada Kayserili yoktur, der. (Halil TOKER) 

270-  İKİNCİSİ YAKINDA 
Beyazıt meydanında Bir Kayserili kendi yazdığı “Anında Köşe Dönmenin 38 Kuralı” adlı yüzlerce kitabını tezgaha yığmış. Anında zenginleşmek isteyen vatandaşlar anında kitapları tüketmişler. Bir hafta sonra adamın biri Kayserilinin yanına gelerek: 
-Yahu bu kitapta köşe dönmekle, zenginleşmekle ilgili bir cümle bile yok. Burada sadece iğneden ipliğe hatta ıbrıktan tırpana kadar her şeyin Kayseri’den alınması gerektiğinden başka bir şey yazmıyor. 
-Bu aldığın kitap birinci cilt. Yani ticareti anlatan cilt. Hele bekle yakında yatırım konusunu ele alan ikinci cildi yazacağım, demiş.   
(Duygu AKSOY) 

271-KOLAY SAYARSIN 
Kayserili küçük Ahmet bir gün gittiği bakkal sahibine şöyle der: 
-Bakkal amca niçin her gün bana küçük yumurta veriyorsun? 
Bunun üzerine bakkal sahibi: 
-Kolay taşıyasın diye, der. 
Ahmet alışverişini yapar ve parasını vererek dışarı çıkar. Paraları sayan bakkal, paraları eksik olduğunu görür. Koşarak Ahmet’in peşinden gider ve: 
-Oğlum! Paraları eksik vermişsin. 
Ahmet’in cevabı bakkalın daha önceki cevabını aratmayacak derecededir: 
-Kolay sayasın diye… (Sevda  KARAER) 

272- BU GİTMEZ 
Kayserili Trabzon’a gitmek için uçağa biner. Uçak görevlileri ve 
orada bulunan herkes Temelin koltuğa yanlış oturduğunu söylerler. Ancak bir türlü koltuğundan kaldıramazlar. Kayserili: 
-Bana 50 milyon lira verin onu yerinden kaldırayım. 
Görevliler teklifi kabul eder ve 50 milyon lirayı vermeye razı olurlar. Kayserili Temelin kulağına bir şey fısıldar ve Temel yerinden hemen kalkar. Kayseriliye bunu nasıl yaptığını sorarlar. Kayserili de: 
-Bu koltuk Trabzon’a gitmeyi, bu koltuk gidiy dedim. 
(Lütfiye BERBER) 

273-  OTUZ İKİ DİŞ 
Tıp Fakültesinde ve diğer okullarda okumakta olan öğrenciler, 
TUS (Tıpta uzmanlık sınavı) ve  sonrası seçmek istedikleri uzmanlık alanlarında konuşurlar. Kimi öğrenciler beyin cerrahisini, kimileri kalp uzmanlığını, kimileri kulak-burun-boğaz uzmanlıklarını tercih edeceklerini belirtirler. Sıra Kayserili öğrenciye gelir, kendisinin diş doktoru olmak istediğini söyler. Sebebini soranlara ise: 
-İnsanların bir beyni, bir kalbi, bir burnu, bir boğazı var ama 32 dişi var. 
(Lütfiye BERBER) 

274- OLMAZ 
Kayserili bir gün mağazaya gider. Bir ceket almak ister. Ceketi 
gösterip: 
-Ne kadar? 
Mağaza sahibi: 
-  20 milyon. 
-  Çok pahalı, baksana rengi filan soluk. 
-  Tamam 15 milyon olsun. 
- Yahu bunun markası filan belli değil, astarı da kaymış. 
- Tamam abi 10 milyona götür. 
- Hayır baksana düğmeleri uyumsuz, omuzları düşük. 
Bunun üzerine mağaza sahibi : 
-Al bedavaya götür, 
Deyince Kayserili: 
-Olmaz 2 tane isterim der .(Lütfiye BERBER) 

275-TUZ VE EKMEK 
Göçmenlerden Ramazan Ankara’ya çalışmaya gider. Oldukça pinti 
olan Ramazan 6 ay sonra bir mektup yazar. “baba dediğin gibi çalışıyorum yemekte ise sadece tuz ve ekmek yiyorum” der. Mektubu okuyunca çok sinirlenen baba hemen bir mektup yazar. “Oğlum buradan gideli amma da müsrif olmuşsun, tuz ile ekmek bir arada yenir mi? Ya tuzu bırak ya ekmeği yoksa para artıramazsın” der. (Yılmaz ALIMCI) 

276- DÜNÜRCÜ
Akkızın  Ayşe ağabeysi Akkızın Alinin yanına gelerek: 
Ali Ağa Sinangil Fatma’ya dünür geldi. Gerçi sen ver desende 
vereceğim verme desen de vereceğim. Yine de dayısına bir sorayım dedim sen ne dersin? (Yılmaz ALIMCI) 

277-AYDA KARALTI 
Amerikalılar aya ilk çıktığında Vahit Ağa anasının yanına gelerek der ki: 
-Ana ana Amerikalılar bugün aya çıkmışlar. 
Yaşlı Şerif ana cevap verir: 
-Hele ben orada bir karaltı görmüştüm. Her halde onlardı. 
              (Yılmaz ALIMCI) 

278- GÜNEŞİ TAŞALAMAK 
Hayriye Mahalleli ırgatlar tarlada çalışırken iyice yorulmuşlar. 
Irgatlardan birisi: 
-   Güneşin hemen batması için güneşi taşlayalım arkaya düşsün, demiş. 
Hep birlikte güneşi taşlamışlar. Halil Ağa ortaya çıkar der ki: 
-Durun yahu ya taşlar güneşin alt tekine değer de tekrar sabaha dönerse ne yapacağız. 
-Bunun üzerine Halil Ağa doğru söylüyor diyerek güneşi taşlamayı bırakırlar. 
(Ercan ALIMCI) 

279- TEFİNEN İNEK SAĞMAK 
    Hayriye Mahallesinden Ayşe Kara ve Ahmet Kara’nın inekleri buzağılamış ama sağdırmıyormuş: 
-Herif bizim inek sütü sağdırmıyor. 
Kolayı var avrat ineği rahatlattırarak sütü sağarız, demiş ve bir tef almış. 
Başlamış tef çalmaya. İneğin yanına süt sağmaya varınca ineğin uslanıp sütü sağdırdığı görülmüştür.
-Bak avrat inekten süt böyle sağılır. (Sadettin TÜRKİLERİ) 

280- YUFKA SACI 
      Özvatan’da Hasan Ağanın hanımı yufka yapmak için sac aramış. 
Ahmet Ağanın çatısında saca benzer çanak anteni görünce merdiven kurup anteni indirmiş: 
-Hatun, sacı buldum, ekmeği yapabilirsin. 
Ahmet Ağa eve gelir çatıda anten yok. Ekmek yapanlar dahil mahalleden sorar ve hiç birisinin antenden haberi olmadığını öğrenir. Ahmet Ağanın hanımı bir gün yufka yapmak için sac aramaya çıkar. Hasan Ağanın evine vardığında çanak anteni ekmek sacı diye verirler. Ahmet Ağa: 
-Biz bu çanak antenini aramıştık. Size de haber vermiştik. O zaman niye biz haber vermediniz?   
Dediklerinde Hasan Ağa 
-Biz bu ekmek sacını sizin çatıdan aldık. Biz bu sacın çanak anten olduğunu bilmiyorduk. (Sadettin TÜRKİLERİ)   
  
281- ORADAN TANIMAZLAR 
Bünyan’da gençler her zaman olduğu gibi Pınarbaşı suyunda 
yıkanmaya gitmişler. Suda yıkanırlarken iki muzip arkadaş diğerlerinin giysilerini alarak kaçmışlar. Bir süre suda bekleyen gençler şakanın sonunu beklemişler ama elbiseleri getiren olmamış. Onlar da çaresiz bir şekilde elleri ile önlerini kapatarak Bünyan’a doğru koşmaya başlamışlar. Yolda yaşlı bir amca bunlara rast gelmiş. Amca bunların haline gülmüş ve demiş ki: 
-Evlatlar, sizi oradan tanıyan çıkmaz. Siz oranızı değil yüzünüzü kapatın yüzünüzü. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

282- SEN BÜYÜKLÜKTE Mİ? 
Bir Kayserili boyacı, saraya boyacı başı olur. Günlerden bir gün 
padişah, Kayserili boyacı başına kapı eşiklerini boyamasını buyruk verir. Kayserili işe koyulur ve işi bitirir. Padişaha haber verilir, gelir görür, beğenir: 
-Aferin Kayserili eşikleri iyi boyamışsın, 
diye gönlünü alır. Oradaki zevattan biri padişahın eşik sözünü eşek anlar. O günden sonra Kayserili boyacı başına zaman zaman takılır. Kayserili bunun eşek değil eşik olduğunu her defasında söylese  de adam anlamazlıktan gelir. Günün birinde: 
-Hey boyacıbaşı söyler misin bir eşeğe ne kadar boya gider? 
Kayserilinin artık tepesi atmıştır. Adamı şöyle bir alttan yukarı kıyasıya süzer ve der : 
-Eşeğin kalıbına göre değişir. Mesela sen büyüklükte olanına bir cezve yeter. (Sabit Özdemir ÖZENÇ)

283- AZ ÖNCE BİTTİ 
Bir Kayserili ve bir Trabzonlu çöl gibi ıssız yerde mahsur kalmışlar 
Ellerin de de bir tane ekmek varmış. Belki bir araba geçer diye yol kenarına çıkmışlar. Arabayı beklerken oyalanmak için bir oyun oynamaya karar vermişler ve dükkancılığa başlamışlar. Sırayla birimiz dükkan sahibi birimiz müşteri olalım demişler. Kayserili: 
-Önce ben dükkan sahibi olayım, demiş. 
Trabzonlu “tamam” deyip dolaşıp gelince: 
-Bir ekmek alabilir miyim? Demiş. 
-Ekmeği yedim az önce bitti, demiş. (Fatma İMDAT) 

284- KAZMANIN KABI 
İki Kayserili tarla sularken bir tane çizme bulmuşlar. Hayatlarında 
hiç çizme görmemişler, ne olduğunu merak etmişler. Köyün en yaşlısına sormuşlar. Bilse bilse Mehmet Ağa bilir diye ona götürmüşler. Mehmet Ağa sağına bakmış soluna bakmış: 
-Aman bunu bilemediniz mi kazmanın kabı, demiş. (Gülten BAŞER) 

285- KAYSERİLİ PİKNİKTE 
Kayserili, Adanalı, Antepli ve Rizeli bir gün pikniğe gitmeye karar 
vermişler. Herkes pikniğe yanında bir şeyler getirmiş. Rizeli çayını, Antepli baklavasını, Adanalı şiş kebabını getirmiş. Kayserili de kardeşini getirmiş. (Gülten BAŞER) 

286- ELMA 
Kayserilinin biri bir gün İstanbul’a gitmiş. Pazarda dolaşıyormuş. Elma satın almak istemiş. Satıcıya: 
-Elma kaç para, diye sormuş. 
-200 lira diyince satıcı, 
Aboovv demiş Kayserili. 
Hemen elmacının yanında ayva satılıyormuş. Satıcıya: 
-Ayva kaç para, demiş. 
-400 lira, 
diyince Kayserili iki kere: 
-Abovv, demiş. (Esra BURUK) 

287- TÜRK MALI 
Zamanın birinde Amerikalılar kıldan ince bir metal icat etmişler. 
Bunu çok üstün başarı sayarak bazı dünya ülkelerine yollayıp bunun üzerinde ne gibi değişiklikler yapılacağını merak etmişler. Esas amaçları kendilerinin üstünlüğünü kanıtlamakmış. İngiltere de bunun ucunu vida haline getirmişler. Fransızlar bir delik açmışlar. Diğer ülkelerde de bir takım işlemler yapıldıktan sonra Türkiye’ye göndermişler. Yetkililer Kayserililerin üstün zekaları ve sanayideki başarılarından dolayı bunu ancak Kayseri’de bir işlem yaparlar diyerek Kayseri’ye yollamışlar. Kayserililerde Türk Malı damgasını vurup Amerika’ya geri yollamışlar. (Fatma İMDAT) 

288- BİRİNCİ SINIF 
Kayserili küçük bir çocuk okula yeni başlayacakmış. Okullar açılmış, okulun ilk günü annesi götürmüş ve tekrar eve dönmüş. Çocuk okludan çıktıktan sonra eve gitmiş. Annesi: 
-Oğlum okulda ilk günün nasıldı? 
-Her şey iyiydi ama bir şey kötüydü. 
Annesi merak etmiş: 
-Kötü olan neydi? 
-Sınıf kapısının üstünde birinci sınıf yazıyordu ama içeri girdiğimde her şeyin tahtadan olduğunu gördüm. (Mustafa GÖKBULUT) 

289- EŞEK İLE ANTENİN DAVALARI 
Özvatan’ın iki tane mahallesi varmış. Bir mahallenin adı Köse köy, 
diğerini ki ise Çukur mahallesiymiş. Buraların adamları birbirlerini hiç sevmezlermiş. Bir gün Köse köylü olan adam pazara giderken karşıdan da Çukurlu olan adam geliyormuş. Çukurlu olan adam hemen davranıp Köse köylüye: 
-Niye? 
-Duymadın mı? 
-Yanındaki de 
-Yoo… 
-Dur anlatayım da dinle. 
Köseköylüler eşeğin bacağı üşümesin diye tül çorabı giydirirler ya, eksik akıllı Köse köylüler ne olacak, demiş. 
Adam kendi kendine: 
-Allah Allah! 
Köseköylüde hemen atlayıp haa hha, diye gülmüş. 
-Sizin bizden ne eksiğiniz var ki, demiş. Siz de televizyon iyi göstersin diye çatının başındaki antenin üstüne naylon geçirdiniz ya, demiş. 
Çukurlu seslenmemiş, ikisi de oradan uzaklaşmış gitmişler. (Jalecan BAHÇELİ) 

290- KAHRAMAN KAYSERİ 
Subay bir gün askerlere nereli olduklarını, anne ve babalarının adlarını sormuş. Bütün askerler çıkıp sırayla kendilerini tanıtmış. Askerin biri çıkıp subaya: 
-Maraşlıyım, demiş. 
Subay askere bir tokat atmış: 
Yeniden tekrarla. 
Asker yeniden: 
-Maraşlıyım, demiş ve tokadı yemiş. 
Üçüncü sefer asker Kahramanmaraşlıyım demiş ve tokattan kurtulmuş. Sıra Kayserili askere gelmiş. Asker, subay bana da tokat atar diye aklından geçirmiş ve subay nerelisin diye sorunca: 
-Kahraman Kayseriliyim, demiş. (Esra BURUK) 

291- KAYSERİLİYMİŞ 
Kayserilinin biri çocuklarını birer iş sahibi olsun diye çalışmaya 
yollamış. Hepsi bir işe girip aradan belli bir zaman geçtikten sonra babası çocuklarını ziyaret etmeye gitmiş. Çocuklarından biri beyaz eşya fabrikasının sahibi olmuş. Diğer çocuğu ise mobilya fabrikasının sahibi olmuş. Diğer çocuğunun yanına varınca onu hala işçi olarak görmüş: 
Oğlum sen niye fabrikanın sahibi olmadın, deyince 
-  Baba çünkü buranın sahibi de Kayserili de ondan, demiş. 
(Aydın AKDEMİR) 

292- HELVA 
Kayserilinin biri askere gitmiş. Askerde canı helva istemiş. Çarşıya çıkmadan komutanı çağırmış: 
-Oğlum bana bir iğne ile iplik al, 
diye para vermiş. Kayserili kapıdan çıkmış unutma bahanesi ile komutanın odasına girerek: 
-Ne alacaktım. 
-İğne ile iplik. 
Kapıdan çıkmış tekrar içeri girmiş bir daha sormuş. Komutan bir daha: 
-İğne ile iplik, demiş. 
Kapıdan çıkmış komutanın odasına tekrar girerek: 
-Komutanım o dediğin yoksa helva alayım mı?, demiş. 
-Al da ne alırsan al. (Aydın SARIBALIK) 

293- ÖRT DE ÖLEYİM 
Talaslı bir adamın babası hastalanır. Talas’tan Kayseri’ye kadar 
kan revan içinde gelir ve bir doktor bularak at üstünde çala kırbaç Talas’a döner, eve varır: 
-Baba baba doktor getirdim sana. Seni muayene edecek. 
Babası doktora şöyle bir bakar: 
-Kaça getirdin? 
-10 lira istiyor, deyince adam: 
-Ört  de öleyim 10 lira verilir mi?  (Hasan YÜKSEL) 

294- BEN BEN BEN 
Adamın birisine karısı ile birlikte karşıdan karşıya geçerken araba 
çarpar ve ölür. Kadın kocasının başına vararak hem ağlar hem de ölmüş olan kocasına bir şeyler söyler: 
-Hani evimize eşyalar alacaktın, evimizi döşetecektin. Şimdi bunları kim yapacak? 
Kadının arkasından kendileri ile aynı binada oturan bir erkek sesi “ben” der. Kadın ölmüş olan kocasına: 
-Çocuklarımız büyüdüğü zaman onları evlendirecektik. Şimdi onları kim evlendirecek? 
Adam “ben” der. Kadın: 
-Sapı samanı kim kaldıracak, tarlayı kim sürecek? 
Adam “ben” der. Kadın: 
-Bankalara, oraya buraya olan borcumuzu kim ödeyecek? 
Adam:
-Bak işte şimdi o boka ben karışmam, der. (Hasan YÜKSEL) 

295- OLMAZ KUPKURU 
Bünyanlı gencin evlenme çağı gelmiştir. Bu gence anne ve babası 
geleneklere göre kız ararlar. Etraflarına da kız aradıklarını duyururlar. Bu haberi duyan babanın arkadaşı köyün birinde oğluna uygun bir kız olduğunu söyler. Kızı da şöyle över: 
-At gibi koşar, it gibi yer (At gibi çalıştığını, itin yediği gibi az yediğini ima eder) der. 
Ertesi gün bu kızı görmek için ailece köye giderler. Köye vardıklarında evin reisi hoş bir şekilde karşılar. Yemek yenilip sohbet edilir. Ardından da kızı görmek isteyen oğlan babası bir hoşaf ister. Kız kapıdan elinde hoşaf dolu bir tepsiyle içeri girer. Dünürcü giden oğlanın babası kızı görünce beğenmez. Bunu da herkesin içinde açıkça ifade edemediği için kızı beğenmediğini şu kelimelerle söyler:
-Duttan hoşaf olur mu? Dupduru yavrum dupduru. Bundan gelin olur mu? Kupkuru yavrum kupkuru, der. (Hasan YÜKSEL) 

296- ABDESTSİZ NAMAZ 
Namaz kılmasını bilmeyen bir köye bir gün bir çerçi gelir. Köylüler 
bu çerçiden kendilerine namaz kılmasını öğretmesini isterler. Çerçi önceleri namaz kıldıramayacağını söyler. Fakat bir ayda 30 dana karşılığında namaz kılmasını öğreteceğini söyler. Köylüler de razı olur. Çerçi cemaati her gün camiye toplayarak namaz kıldırmaya başlar. Bu böylece sürüp gider. Günün birinde gene aynı köye bir müezzinin yolu düşer. Namaz kılmak için camiye gittiğinde bir de ne görsün. Cemaatin “yatın pezevenkler kalkın pezevenkler” sesi ile yatıp kalktıklarını görür. Çerçinin bu aldatmasını ortaya çıkarmak için arkadan “öhü öhü” diye öksürür. Namaz kıldıran çerçi oyununun anlaşıldığını anlar ve: 
-öhü öhü deme, öhü b.k yeme. Otuz günde otuz dana, yarısı sana yarısı bana diye seslenir. Daha sonra müezzini yalnız olarak yakalar ve ses çıkarmamasını otuz günün sonunda otuz dananın yarısını kendisine vereceğim diye razı eder. Bir ayın sonunda çerçi danaları alarak ve müezzini atlatarak köyden kaçar. Aldatılan müezzin ise köylüleri başına toplayarak olanları anlatır ve kıldıkları namazın yanlış olduğunu bildirir. Köylüler de ona bu durumu zaten bildiklerini söyleyerek şöyle derler: 
-Biz kıldığımız namazın yanlış olduğunu biliyorduk. Bu yüzden biz de abdestsiz namaz kılıyorduk, derler. (Hasan YÜKSEL) 

297- ŞEHRE GELİNCE… 
Köylü kadının biri bir gün şehre gelir ve gezerken kuruyemişçinin 
önünde leblebiyi görür. Ömründe hiç leblebi görmeyen kadın yanındakilerden bunun nohuttan yapıldığını öğrenince leblebinin karşısına geçer ve şöyle der: 
-Vuu ektiğim nohut, diktiğim nohut. Gün gelip dibine s…tığım nohut. Şehre geldin de leblebi mi oldun. (Hasan YÜKSEL) 

298- ALLAK 
Kayserilinin biri bir papazla yolda arkadaş olur, epeyce yol yürüdükten sonra biraz dinlenmek üzere otururlar. Her ikisi de azık çıkınını açar. Kayserilinin ki biraz ekmek biraz da çökelektir. Papazın çıkınında bal, yağ, yumurta, kaşar peyniri ve daha neler olduğunu görünce içini çekerek: 
-Papaz efendi bir tane Allah de bakalım, der. 
-Allak, der papaz. 
Kayserili bunu fırsat bilir der ki: 
-Doğru dürüst adını bile söyleyemiyor. Bu kadar yiyeceği ona ver yesin. Beni de çökeliğinen avut bakalım ne olacak, der. (Esat KARAKAYA) 

299- BEN NELER ANLADIM NELER 
  Kayserili manifaturacılardan Ahmet Ağa İstanbul’a mal almaya gideceği zaman ortağı Mehmet Ağaya: 
-Bak ortak ben İstanbul’a varınca piyasayı kolaçan ederim. Eğere mallara zam gelecek gibi ise sana “aman ha aman” diye telgraf çekerim. Sen buradaki malı zamlandır, der ve İstanbul’a gider. 
İki gün sonra Mehmet Ağaya postacı bir telgraf getirir. Mehmet Ağa postacıya: 
-Kardeşim benim okumam yok, açta hele bir telgrafı oku, der. 
Postacı istek üzerine telgrafı okur: 
-Ortağım Mehmet Ağa aman ha aman. 
Mehmet Ağa başlar fındık kırıp oynamaya. Postacı sorar: 
-Ne anladın ki bundan fındık kırıyorsun, deyince Mehmet Ağa: 
-Ben neler anladım neler, sen bilemezsin, der. (Esat KARAKAYA) 

300- KAYSERİLİ ESNAF VE YANKESİCİ 
Kayserili esnaftan biri İstanbul’a mal almaya giderken koyun 
cebinin birini yan kesicileri yanıltmak için saksı kırıkları ile iyice doldururmuş. Yine bir seferinde böyle yapıp trenle giderken kompartımanda arkadaş olduğu birine: 
-Trende çok yankesici var diyorlar, ama bana hiç rast gelmedi. Koyun cebim para dolu olduğu halde korkusuzca gidiyorum, der. 
Arkadaşı ona: 
-Biraz evvel biri onu yokladı da saksı kırığı olduğu anlaşıldı. Üzülme sen biz işimizi biliriz, der ve gider.
Kayserili öbür cebindeki paraları yoklar ki yerinde yeller esiyor. (Esat KARAKAYA)

>250 Kayseri fıkrası

>201- SÜKSÜN’ÜN EŞŞEĞİ BİLE SEVİYOR 
Bünyan’ın Süksün Kasabasında Sadettin Bozkurt öğretmenlik yapmaktadır. Sadettin Bozkurt’un mükemmel bir kişiliği ve ahlakı çevrede o kadar taktir toplamıştır ki, kasaba halkı onu her seferinde ne kadar sevdiklerini beyan etmekten geri durmazlar. Hatta bir gün kasabanın yolunda Sadettin Bey gezerken peşinden bir eşeğin aheste aheste yürüdüğünü görürler. Kendi fark etmez ama kasabalılar  fark ederler ve hemen bu durumu değerlendirirler: 
-Şuna bak ya… Bu öğretmeni bizim kasabanın eşeği bile seviyor arkadaş!! (S.Burhanettin AKBAŞ) 

202- YEŞİL BOYALI KIRIK CAMLAR 
Geçmiş zamanlarda Kayseri’de kıtlık olmuş. Hayvanlara yedirecek ne bir yeşillik ne de kuru bir ot kalmamış. Tarlada kalan anızlardan, ağaç kabuklarından çalı-çırpı ne varsa toplayıp hayvanlara yediriyorlarmış. Ama bir tanesinin eşeği daha önceden yeşil ve bol bol yemeye alıştığından bu kuru çalı çırpıları, ağaç kavuklarını beğenmiyormuş. Açlıktan ölecek duruma gelmiş. Buna üzülen sahibi buna bir hal çaresi bulmaya çalışmış. Uyanık Kayserili kafasını çalıştırarak bulmuşta. İki tane cam parçasını bulup yeşile boyuyor ve eşeğin gözlerine takıyor. Böylece gözüne takılan yeşil camlarla otları yeşil görmeye başlayan eşek başlıyor iştahla çalı çırpıları yemeye. Böylece ölmekten kurtuluyor ve yeşil ot yediğini sanıyor. (Musa AYDOĞAN)   

201- İDDİA 
Yahudi Kayserili ile iddiaya girer. İddia göz ısırma konusundadır. 
Yahudi: 
-Kim gözünü ısırırsa 5000 lira alacak, der. 
Yahudi takma olan gözünü çıkarır ısırır: 
- İşte ısırdım ver bakalım 5000 lirayı, der. 
Basar, Kayseriliden parasını alır. Kayserili de bunun altında kalmak istemez. Der ki: 
-Benimle bir konuda iddiaya girişirsen bir önceki paranın iki mislini sana öderim. Kazanan iki kat para alacak. 
-Peki, der Yahudi. 
İddia konusu kulak ısırmadır. Yahudi uğraşır didinir, bir türlü kulağını ısıramaz: 
-Ben yapayım, der Kayserili. 
Takma olan dişlerini çıkarır, kulağını takma olan dişleri ile ısırtır ve yarışmayı aynı zamanda bir öncekinden daha fazla parayı alır: 
-Ben Kayseriliyim. Kiminle dans ettiğine bir bak ona göre yarış, der. 
(Ali AK)   

203- ORTAKLIK 
Kayserili ile Karadenizli ortak tarla almışlar. Bu tarlaya ortak 
pancar ekelim demişler. Kayserili: 
- Pancarın altı benim, üstü senin, demiş. 
Karadenizlide kabul etmiş. Hasılattan sonra Kayserili kar, Karadenizlide zarar etmiş. İkinci sene Karadenizli: 
-Buğday ekelim. Bu sefer altı benim üstü senin olacak senin demiş. 
Hasılattan sonra Karadenizli yine zarar etmiş. Bundan sonra Karadenizli bizim Kayseriliyi kuyu içinde dövüşe davet etmiş. Karadenizli kuyuya büyük bir sopa ile inmiş. Kayserili ise küçük bir sopayla inmiş. Kuyu içinde uzun sopayı döndüremeyen Karadenizli Kayseriliden bir güzel dayak yemiş. Sonra dışarıda dövüşelim demişler. Bu sefer Karadenizli küçük sopayı Kayserili ise büyük sopayı almış. Bundan da daya yiyen yine Karadenizli olmuş ve Karadenizli Kayserili ile ortak iş yapılmaz diyerek ortaklıktan vazgeçmiş. 
(Mustafa AVŞAR) 

204- HAYVAN VERGİSİ (AĞNAM) 
1945 yıllarında alınan hayvan vergisini ödemek için Hale Hale diye anılan saf bir kişi 10 tane koyununu vergi memurlarına yazdırmamış. Mahalle sürüsü her gün memurlar tarafından sayıldığından sürüye sürmeyip evin damında beslermiş. Bir gün onbaşı diye anılan komşusunun oğlu resmi elbise üzerinde olduğu halde askerden izinli geliyormuş. Hale Halenin oğlu Mıdık bunu uzaktan görüp jandarma sanıp eve gelir: 
-Ana ana jendermeler geliyor, diye bağırır. 
Bunun üzerine kadın gidip bütün koyunlarını damdan aşağı atar. Koyunları çoğunun ayağı kırılır. O sırada komşusunun oğlu da gelir. Kadın durumu öğrenince başlar ağlamaya. Ağıt sesini duyup gelen komşuları sorunca: 
-Onbaşı Mehmet’i jenderme sandık. Bizim kötü Mıdık’ın sözüne kandık. 10 koyunu damdan attık. (Rıza ARABACI)   

205- BİLET DAVASI 
Zamanın birinde iki Kayserili ve iki Ermeni trenle yolculuk 
yaparlar. Trene binmeden Kayserililer iki kişilik için tek biletle yolculuk yaparız diye iddiaya girerler. Trende bilet kontrolü esnasında iki Kayserili bir WC ye girerler. Kondüktöre bir bileti uzatırlar ve yolculuğu bir biletle tamamlayıp iddiayı kazanırlar. Dönüşte yine iddia ile Kayserililer biletsiz yolculuk yapacaklarını söylerler. İki Ermeni’de tek biletle binerler. Ermeniler Kayserililerden gördükleri gibi WC ye girerler. Fakat kondüktör yerine Kayserili biletler deyince Ermeniler bileti uzatırlar. Bileti alan Kayserililer de aynı sistemle yolculuğu bitirirken, Ermeniler biletsiz yolculuk yapmaktan cezalı duruma düşerler. (Yusuf ODABAŞI) 

206- SOĞAN KOKARSA NİĞDELİ SARIMSAK KOKARSA KAYSERİLİ 
Kayseri ile Niğde arasında bir trafik kazası olur ve iki kişi ölür. 
Üzerlerinde kimliklerini belirten herhangi bir belge bulamazlar. O sırada yaşlı bir adam oradan geçmektedir. Kalabalığın yanına varıp: 
-Ne oluyor? diye sorar. 
Oradakilerde: 
-İki kişinin öldüğünü fakat hangisinin Kayserili hangisinin Niğdeli olduğunu bilemiyoruz. 
Yaşlı adam şöyle der: 
-Ağızlarını koklayın eğer soğan kokuyorsa Niğdeli sarımsak kokuyorsa Kayserilidir. 
Böylece durum açığa çıkar. (Mehmet EKİNCİ) 

207- HACI MUSA 
Bünyanlı avcılardan Hacı Musa Ballık mevkiine avlanmaya gidiyor. Biraz arandıktan sonra önünden bir tavşan fırlıyor. Hemen tüfeği kaldırıp nişan alıyor. Tetiği çekiyor. Çıt diye tetik düşüyor ama tüfek patlamıyor. Bu durumda Hacı Musa bakın ne yapıyor: 
-Arkadaş, namluyu çevirip içine baktım ki saçmalar kıvıl kıvıl namlunun ucuna doğru geliyor. Tüfeği tekrardan nişan aldım, güm bir patlama ve tavşan yerde! (Ali Cengiz) 

208- ENSEYE TOKAT 
Kayserili birinin ensesine bir tokat atar. Mahkemeye düşerler. Hakim: tokadı vurana 25 kuruş ceza verir. Adam: 
-Yanımda para yok, evden alıp geleyim. 
Kayserili itiraz eder, gidip geri dönmeyeceğini söyler. Hakim adamı gönderir, beklerler adam gelmez. Bunun üzerine Kayserili hakimin ensesine bir tokat atar ve : 
-25 kuruşu kendisinin sen al 
der ve çıkar gider. (Lütfü EKER) 

209- GENCİN DUASI 
Kayserili bir genç  camide dua ediyordu. 
-Allahım kendim için bir şey istemiyorum. Anneme iyi bir gelin nasip eyle. (Lütfü EKER) 

210- PARANIN FAİZİ 
Kayserili bir işadamı tatilini geçirmek üzere bir köye gider. Burada 
cüzdanını düşürür. İçerisinde yüz milyon lira  vardır. Bir zaman sonra cüzdanı bulan bir köylü Kayseriliye mektup yazar ve cüzdanını gelip almasını söyler. Kayserili gelir ve cüzdanı alır. İçini açıp parayı sayar ve alnını kırıştırır. Bunu gören köylü: 
-Ne o? Yüz milyondan fazla mı para vardı? diye sorar. 
Kayserili: 
- Bu para iki aydır bende değil, bunun faizini kim verecek? (Lütfü EKER) 

211- BİZE EKMEK YEDİRMEZLER 
Malatya ilinin Darende İlçesinden birisi Kayseri’ye yerleşmeye 
karar verir. Eşeğine eşyalarını yükler yanına da oğlunu alarak Kayseri’ye gelir. Bir mahallede çadır kurar. Akşam olunca oğluna bir miktar para verip manava gönderir: 
-Bu parayı al ve manava git. Kendimize biraz yiyecek al. Eşeğimize biraz yem, kendine de bir miktar eğlencelik al. 
Çocuk bir manava gider ve manava: 
- Efendim babamın selamı var,bu parayı al bize akşam yemek için bir şey ver. Eşeğimize de bir miktar yem ver, bana da bir miktar eğlencelik ver. 
Manav bir karpuz alıp çocuğun eline tutuşturur: 
- Git babana selam söyle, karpuzun içini siz akşama yiyin kabuklarını eşeğinize yedirin, çekirdeğini de sen eğlence edin. 
Çocuk gelir karpuzu babasına verir ve durumu anlatır. Adam: 
- Haydi oğlum bize burada ekmek yedirmezler. 
Eşeğini, yükler yola koyulur. (Mahmut BORSA) 

212-ÖRT DE ÖLEYİM LAN 
Seneler önce Talas’ta bir evin büyüğü hastalanmış. Oğlu atla dörtnala şehre gelip şehirden bir doktor getirmiş. Büyüğün başında artık yasinler okunuyor. Oğul babasına yavaşça eğilip : 
-Baba doktor getirdim, demiş. 
Hasta kafasını doğrultup: 
-Gaça getirdin? 
Oğul: 
-On lira istiyor, deyince: 
-Üstümü ört de ölüyüm lan, hiç doktora on lira verilir mi, deyip yorganı üstüne çekmiş. (Ziya Şahin) 

213- BİZ DAHA O KADAR YAKAYI ELE VERMEDİK 
Eski zamanlarda Adana’ya yöremiz insanları çalışmaya gidermiş. Durmuş Emmi, arkadaşlarıyla Çukurova’da bir köye gelmişler. Baksalar ki kadınlar tandırda yufka pişiriyorlar. Sacın başında da ihtiyar bir adam elindeki eğri ağaçla yufkaları çeviriyor.  İhtiyar adam lafa dalınca yufkaları yakmış. Kadın bu duruma hiddetlenmiş, adamın kafasına oklava ile vurunca adamın kafasını yarmış. İhtiyar, kafasını tutarak başlamış ağlamaya. Durmuş Emmi, ihtiyarı teselli etmeye çalışıyormuş: 
-Emmi, ne ağlıyon, bizim avratlar vurunca biz içimize atıp ölüyok. Sen ne güzel sesini gövürüp ağlıyon, biz onu da yapamıyoruz. 
İhtiyar ağlamayı bir anda kesip cevaplamış Durmuş Emmiyi: 
-Eeee… Biz daha sakalı ele vermedik! (Ziya Şahin) 

214-BAKKALIN DEFTERİ 
Pazarören Öğretmen Okulu, o zamanlar bin öğrencisiyle köyün önemli bir gelir kaynağı imiş. Paydos saatinde öğrenciler çarşıya çıkıp alışveriş yaparlarmış. Bakkalların içinde Abid Emmi, çok saf ve temiz birisidir. Yalnız Abid Emmi’nin bir kusuru varmış: Okuma yazması yokmuş. O günlerde Abid Emminin bakkalı satış rekorları kırıyor. Çaman ekmek, şekerli sucuk, lokum, bisküvi gırla gidiyor. Öğrencilerin parası ay başında geldiği için kocaman bir veresi defteri var. Abid Emmi alışveriş yapan öğrencilere saf saf: 
-Yavrum yediğinizi adınızın karşısına yazın, diyerek öğrencilere defteri uzatıyormuş. Öğrenciler de yediklerini deftere yazıyorlar, yemediklerini dükkandan çalıp okulda yiyorlarmış. Aradan iki ay geçmiş.Öğrencilerden ses seda yok. Borcunu ödeyen kimse çıkmamış. Abid Emmi defteri alıp okul müdürünün yanına varmış: 
-Aha Müdür Bey, senin öğrenciler yediler içtiler, parasını vermediler. 
Müdür defteri açıp baksa ki defter baştan sona artist isimleri ile dolmuş. Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Yılmaz Güney, Danyal Topatan sıra sıra yer almış. Tabii, Abid Emmi iflas etmiş ve dükkanı kapatmış. (Ziya Şahin) 

215- ANAM ÖLDÜ, BABAMIN YANINDA KALIYORUM 
Bir gün köyde gece ortalık karışır. Eline tüfeği alan koşar. Bir hırsızı ahırda kıstırırlar. Hırsız varır eşeğin yanına yatar. Tüfekler ona doğru doğrulmuştur. 
-Kalk lan, teslim ol. 
-Niye teslim olayım, ben bu eşeğin sıpasıyım. 
-Ulan kefere, bu eşşek erkek, ne yalan söylüyon? 
-Anam öldü, ben babamın yanında kalıyorum!!!   (Ziya Şahin) 

216- BİZ BU ARADA NİYE DURUYORUZ Kİ 
Keşlioğlu Mustafa bir gün Talas’a giderken yanına bir keşiş katılır. Yolda giderken aniden bir yağmur yağar. Keşiş der ki: 
-Arkadaş nedir bu? 
-Sizin peygamber ile bizim peygamber yukarı da kavga ediyor onun için. (Ali PEKER) 

217- YEDİK YEDİK ÖLMEDİK 
Hoca talebelerini toplayarak davete giderler. Orada yemek yedikten sonra baklava ikram ederler. O sırada cenaze zuhur eder. Talebelere şu tavsiyede bulunur: 
-Bakın ben gelene kadar baklavaları yemeyin zehirlidir, der ve cenazeye iştirak eder. 
Hoca gedikten sonra talebeler baklavayı yer bitirirler. Hoca cenazeden dönünce baklavanın yendiğini ve testinin de kırıldığını görünce çocuklara kızar. Bir tanesi hocaya şöyle cevap verir: 
- Hocam bir kaza oldu. Bunun sizin için çok kıymetli olduğunu biliyorduk, onun için intihar etmeye karar aldık. Tek yol olarak da senin zehirli baklavandan yemeye karar verdik ama yediğimiz halde ölmedik. (Ali PEKER)   
  
218- ARABAŞI 
Kayseri’de uzun kış geceleri Arabaşı denilen bir yemek pişirilir. Hatta komşular arasında Arabaşı partileri yapılır. Arabaşının özel bir yapılışı vardır. Undan yapılır ve özel bir kıvamda tepsilere dökülen hamur, tavuk suyundan yapılan bir çorba ile çiğnenmeden yutularak yenir. 
Bir akşam hastanenin acil servisine bir hasta getirilir. Adam ölmek üzeredir, hemen rontgeni çekilir, çeşitli tahliller yapılır. Nöbetçi doktor, adamın midesine bakar ki tuhaf bir görüntü var. Ne olduğunu anlayamaz, çünkü böyle bir şeye o güne kadar rastlamamıştır. 
Doktor arkadaşlarını çağırır, adamın midesinde duran kat kat görüntüyü onlar da çözemezler. Hasta sahipleri çağrılınca durum anlaşılır. Adam o gün bir tepsi mantı yutmuş ve midesi iflas edip onu nefes alamaz hale getirmiştir. (Ziya Şahin) 

219- EVLİYA OL DA BİL 
Kayserinin Gülük mahallesinden namı değer mantı suyu ile yıkanan ve Becende göçünlü bağcılardan Hacı Halil Ağanın üstüne hastalık kondurmaz hanımı Havva halayı başındaki ağrıdan dolayı genç bir doktora götürürler. Doktor Havva halaya neresinden şikayetçi olduğunu sorar: 
-Gadasını aldığım, dal öğlen sıcağında tepe penceremden bir yel giriyo, alayı azalarımda debirana dövdükten sonra yekinip gidiyor. Icık sekide uzanim disem kepuze çöküyo. Zerzembiden turşu çıkariyim disem bacaklarıma nacak çalınıyo, senin anlayacan bıldırdan beri böyle. 
Doktor bir şey anlamasa da konuşur: 
-Peki teyze senin hemen bir kafa filmini çekelim. 
Havva hala hemen atılır: 
-Voo gadasını aldığım, biyanan gög ciğerim göğeriyo. Hepsi bu. 
-Şu halde ciğerlerinize bir bakalım. Neymiş bu öksürük. 
Havva hala yine duramaz: 
- Voo   yavrım. Annacıma dikildin de ince ağrıdan mı (verem) gumannanıyon. Ortacıkta şincik ine dert mi var kele. 
Doktor ne diyeceğini şaşırmıştır: 
-Hazımsızlıktan olabilir. Mideniz nasıl mideniz? 
Halanın susmaya hiç niyeti yoktur. 
-Tövbee. Çok ırahatım çok. Düdüğüm çukurdadı mı kurşun aşı yirim, mantı  yirim, Esikli diye masimezler amma yağlığımda gavurga eksik olmaz. 
Genç doktor yavaş yavaş sinirlenmektedir. 
-Yahu teyzeciğim şu halde ayaklarında romatizmal bir hastalık var. Eh biraz da yaşlılıktan. 
Havva halayı durdurmak ne mümkün. 
-Okelenme gadasını aldığım. Sepli sepli bak, dolap et derdimi bul. Rabbime şükür bir yekindim mi bağın gediğine varırım. 
-Ya sabır. Peki ya kalbin? 
Halanın cevabı hazır: 
-Gül gibi maşallah. 
-Peki anacığım, der genç doktor. Bana şikayetini bir daha anlatır mısın? 
Bu kez hala kızar gibi olur: 
-Voo ila oğlum. Horata mı ediyon bana, içesine diysene bana. Dal öğlen vaktinde depe penceremden bir yel giriyo, alayı azalarımda  debirana dövdükten sonra yekinim gidiyo. 
Doktor Havva halanın kendini gülmemek için zorlayan oğluna şöyle bir bakar ve sonunda patlar: 
- Gel sen evliya ol da bil şunun derdini. (Ahmet SIVACI) 

220- ALTIN ENEK 
Kayserili çocuklar sokakta büyükçe bir altınla enek oynuyorlarmış. Bunu gören bir Ermeni papazı çocuklara: 
-O eneği bana verirseniz size çok para veririm. 
Çocuklar: 
-Olmaz. Bir şartla sana veririz. Eşek gibi anıracaksın. 
Ermeni papaz altın için anırmaya razı olmuş. Başlamış anırmaya, ama çocuklar altını vermemiş. Ermeni papaz nedenini sorduğunda çocuklar şöyle demiş: 
-Sen koca eşek halinde altının kıymetini biliyorsun da çocuk olarak biz mi bilmeyelim. (Kemal ŞENDİL) 

221- KURNAZ YAHUDİ 
Günün birinde Yahudi, Kayserili çocukların gazoz kapaklarına benzer şeylerle oynadıklarını görür. Daha sonra bunların çok kıymetli şeyler olduklarını fark eder. Hemen çocukların yanına yanına gider: 
-Çocuklar siz bana ne isterseniz yaptırın. Fakat bu oynadıklarınızı bana verin. 
-Tamam beni sırtına al. Eşek gibi anırarak şuraya götürüp getir. 
Yahudi hemen kabul eder. Çocuğu götürüp getirir. Çocuk kaçar ve paraları vermez. Yahudi sinirlenir: 
-Hey hani verecektin. 
-Sen Yahudi olarak bunların kıymetini biliyorsun da ben Kayserili olarak bilmez miyim. (Fatma GEMİCİO) 

222- BEN KAYSERİLİYİM 
Günün birinde bir asker topluluğu toplanır. Komutan: 
-Okuma yazma bilenler öne çıksın, der. 
Kayserili Ahmet de çıkar. Fakat komutan onun okuma-yazma bilmediğini bilir. Sorar: 
-Neden çıktın oğlum? 
-Okumam yazmam yok ama Kayseriliyim,der. (Mustafa GEMİCİO) 

223- ÖVÜNMEK GİBİ OLMASIN DİYE 
Bir gün Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Kayserili Ali’nin okuluna gönderilen müfettiş dolaştığı sınıftaki öğrencilere “nereli olduğunu” v.b. sorular soruyordu. Sıra Ali’ye geldi. Müfettiş Ali’ye nereli olduğunu sordu: 
-Manisalıyım efendim, dedi. 
Müfettiş gittikten sonra Ali’nin öğretmeni Ali’ye: 
-Sen Kayserili olduğun halde neden Manisalıyım dedin? Diye sorunca Ali: 
Övünmek gibi olması diye Manisalıyım dedim öğretmenim. (Büşra DURANAY) 

224- KAYSERİLİ ZEKASI 
Uzaya gönderilmek üzere adam aranıyormuş. Gazetelere ilan verilmiş. Başvurular değerlendirilmiş. İlk elemeyi kazanan Alman, Fransız ve Kayserili mülakat için tekrar çağrılmışlar. Üçü de aynı odaya getirilmiş. 
Başkan bu üç kişiye: 
-Beyler bu iş için her yönüyle uygun olduğunuza karar verdik. İş uzaya gönderilecek adama ödenecek para konusuna geldi. Bu konuda görüşlerinizi almak istiyoruz. Siz bu iş için ne kadar alacaksınız, diye her üçüne de sorulmuş. 
Soruya Alman şöyle cevap vermiş: 
-Ben bu iş için 20 bin dolar ücret isterim. 10 bin doları benim için 10 doları ise ben uzaya çıkınca burada geçimlerini sürdürsünler diye ailem için. 
Fransız soruya şöyle demiş: 
-Ben 30 bin dolar alırım. 10 bin doları bana, 10 doları aileme ve 10 bin doları da metresime. 
Cevap sırası Kayseriliye gelince bakmışlar ki Kayserili harıl harıl hesap yapıyor. Kayserili hesabı tamamlayıp şöyle cevap vermiş: 
-Ben bu iş için 40 bin dolar isterim. 10 bin dolarını başkana rüşvet olarak, 20 bin doları uzaya gitmesi için Almana veririm. Kalan 10 bin doları da kısa günün karı Allah bereket versin. (Kübra TAMOKUR) 

225- ULAN KUDURUK 
Adamın birisi açlıktan feri sönmüş, yolun kenarında ağacın gölgesine uzanmış. Bir de bakmış ki, çocuğun biri eşekle geliyor. Adam doğrulmuş ve çocuğa: 
-Nereye gidiyorsun demiş. 
-Tarlaya azık götürüyorum. 
-Yavrum acımdan öldüm, bir parça ekmek ver. 
Çocuk olmaz der başka bir şey demez. Adam ne dese olmaz demiş. Adam bakmış ki iyilikle iş olmuyor: 
-Bana bak ulan, beni otuz dokuz  gün önce kuduz köpek ısırdı. Bugün kırkıncı gün, aha kudurdum demiş ve eşeğin kulağını ısırmış. Çocuk korkudan eşekten atladığı gibi kaçmaya başlamış. Adam, heybeden sıcak bazlamaları çıkarmış, sofrayı açmış, aç kurt gibi yerken, çocuk tepenin başına çıkmış oradan adama bağırıyormuş: 
-Ulan kuduruk… Birem birem ye, hepiciğine salyanı bulaştırma… (Ziya Şahin)   
226- ZİHİN AÇICI 
Kayserili bir adam hamsi kafası satıyormuş. Karadenizli biri gelmiş, 
fiyatını sormuş. Kayserili adam da: 
-2 milyon demiş. 
Karadenizli şaşırmış: 
-Ben tamamıyla 1 milyona alıyorum da hamsi kafası neden pahalı deyince Kayserili: 
- Hamsi kafası zihin açtığı için pahalı, demiş. (Merve KAYABAŞI) 

227- SOFRANIN HASI 
Kayserili bir adamın evine bir misafir gelir. Sofrayı öyle donatır ki 
Zekeriya Sofrası görse imrenir belki. Yoksul Kayserili de yoksulluğu sevdirir, uçan kuşları sağar yoğurdunu yedirir. Kendisi tuza banar soğanın cücüğünü konuğuna ikram eder. Tek kangal sucuğunu konuğa ikram eder. Sonra da hele tatmaya gör su ve yağ mantısını, pehliyi değişmezsin dünyanın tatlısını, demiş misafirlerine. (Merve KAYABAŞI) 

228- GÖZ KİRASI 
Kayserili bir adam ilk defa İstanbul’a gider, yüksek bir binanın 
önünde durur ve başını yukarı kaldırır. O anda yanına bir adam gelir. Adam Kayseriliye: 
-Kaçıncı kata bakıyorsun? 
Bizim uyanık Kayserili: 
-5. Kata bakıyorum, der. 
-O zaman 5 bin  lira vereceksin. 
Kayserili 5 bin lirayı verir ve adam parayı alır gider. Kayserili adamın arkasından şöyle der: 
-Nasılda kandırdım, aslında ben 5.kata bakıyordum. 
(Merve KAYABAŞI) 

229- ÇEYİZ 
Kayserili genç kız ağlayarak babasına yalvarıyordu: 
-Beni niye vermek istemiyorsun baba. Çok iyi bir çocuk, ayrıca beni çok seviyor. 
Kayserili baba sertçe: 
-Bırak bu lafları, sersemin biri o. Üstelik gözü sende değil beni servetimde ve senin çeyizlerinde. 
-Kör olayım baba, beş param olmasa da beni alacak. 
-O halde düşündüğümden de sersemmiş. Ben öyle adama kız filan vermem.  (Erkan KAYA) 

- BOĞULAN LAZ 
Lazın biri denize düşmüş boğulacakmış. “İmdat” diye 
bağırıyormuş.  Hiç kimse kurtarmıyormuş. Laz bağırmış: 
-Beni kurtarana 5 altın. 
Kayserilinin biri Lazı kurtarmış. 
-Ver altınlarımı, deyince Laz: 
-Biz biz Laz idik, ne dediğimizi bilmez idik, attım sana bir kazık haydi alasmarladık. (Erkan KAYA) 

231- BABAMA DEĞİL BOĞAYA 
Bir gün bir Kayserili kız ineği kuyruğundan çekiştirip götürmeye 
çalışıyormuş. Muhtar bunu görünce: 
-Bu ineği nereye götürüyorsun? 
Kız da: 
-Boğaya. 
-Bu işi baban yapamaz mı? 
-Bu ineği babam yapamaz, boğaya götürüyorum. 
(Yasin KARADURMUŞ)   

232- KAYSERİLİ KALAYCI 
Kayserili Kalaycı, oğlu ile birlikte gurbet gurbet gezmiş, hiçbir Kayserilinin olmadığı yere gitmek istememiş. Semt semt, mahalle mahalle dolaşmışlar ve akşam olmuş, oğluna: 
-Hem bizi, hem eşeğimizi eyleyecek yiyecekler al. 
Oğlu bakkala gitmiş: 
-Amca karnımızı doyuracak ve eşeğimizi eyleyecek bir yiyecek ver, demiş. 
Bakkal da düşünmüş ve çocuğa bir tane karpuz vermiş: 
-Hem sizlerin ateşi dinsin hem de eşeğinizin karnı doysun. 
Babası karpuzu görünce çocuğa seslenerek: 
-Oğlum çabuk toplan burada da Kayseriliye rastladık. 
Arkalarına bakmadan koşarcasına gitmişler. (Adnan EMEN) 

233- KAYSERİLİNİN ASKERLİK DÖNEMİ 
Bir gün komutan Kayserili Ahmet’i yanına çağırıp birkaç soru sorar: 
-Düşman arkandan gelirse ne yaparsın? 
-Silah sıkarım. 
-Düşman önünden gelirse ne yaparsın? 
-Bomba atarım. 
-Hem önden hem arkadan gelirse ne yaparsın? 
-Komutanım burada benden başka asker yok mu da hep bana geliyorlar? (Mustafa YERLİKAYA) 

234- SEN EŞEK OLARAK KIYMETİNİ BİLİRSİN DE 
Kayseri’de çocuklar bir mahalle meydanında ellerindeki antika 
paralarla  bilye oynarlar. Oradan geçen Yahudi çocukların oynadıkları paranın antik değerinin yüksek olduğunu anlayınca, bunları çocuklardan satın almak ister: 
-Oynadığınız paraları bana verin, size bir avuç dolusu para vereyim. 
İçlerinden birisi: 
-Amca bunların parayla satılmasına ne gerek var? Eğer çok beğendinse beni sırtına al şu karşı ki ağaca götür. Ben bunları sana bedava vereyim. Yahudi keyiflenir çocuğu kaptığı gibi omzuna alır, dediği yere doğru götürür. Çocuk Yahudi’nin sırtında bir teklif daha yapar. 
Bu paralardan cebimde de var. Ağacın yanına kadar anırırsan onları da sana veririm. 
Yahudi cevap olarak anırmaya başlar. Ağacın dibine gelirler, çocuğu indiren Yahudi parayı beklerken çocuk kaçar. Arayı biraz açtıktan sonra  karşısına geçip gülmeye başlar. Yahudi neye uğradığını şaşırmıştır. Parayı alamayacağını anladığı içinde yapacağı bir şey yoktur. Yalnız niçin bırakıp kaçtığını merak eder ve sorar: 
-Evladım sırtında taşıttın kendini parada vermedin. Üstelik anır dedin onu da yaptım  peki niçin kaçıyorsun? 
Çocuğun cevabı orijinaldir. 
-Bre ahmak adam sen eşek olarak bu paranın değerini biliyorsun da ben Kayserili olarak bilmez miyim. (Dilek KOÇAK) 

235- SANA İLİŞMEZLER KORKMA 
Yine büyük şehirde Kayserili ile karşılaşan adamın birisi 
muhatabına takılır: 
Yakında Kayseri’ye gideceğim. Orada eşek etinden pastırma yapıyorlarmış. Bunun aslı var mı? 
Kayserili buna öfkelenir ama hiç çaktırmadan cevabını verir: 
Vallahi eşek etinden pastırma yapıp yapmadıklarını bilmiyorum. Öyle de olsa sen giderken korkma. Sana ilişmezler. Senden pastırma yapmazlar. 
(Pakize PATAT) 

236- ÇOĞU YABANCIDIR 
Trende yolculardan birisi yanında oturan gencin Kayserili olduğunu öğrenince ona takılmak ister: 
-Ben Kayseri’yi hiç görmedim. Ama orada eşeğin çok olduğunu söylerler, doğru mu? 
Kayserili genç bu sözden huylanır ve hemen sözü gediğine koyar: 
-Onlar yerli değildir bey çoğu yabancıdır. (Pakize PATAT) 

237- YARIN HAK SAYMAYANIN 
   Topal Hayri bir bahar günü heybesine azığını koyar, eşeğine 
biner ve bağına gider. Heybesini bir dala asar. Eşeği de dala bağlar ve çalışmaya başlar. Öğleye doğru karnı acıkır “iki lokma bir şey yiyeyim” diye ağacın altına gelir. Bakar ki eşek ipini kırmış. Onu bir başka ağaca yeniden öreler, bağlar. Bir defa daha heybesini almaya gelir. Daldan indirir bakar ki eşek heybede azık namına bir şey bırakmamış. İki eli yanına düşer.  Eşeğe iyi bir dayak attıktan sonra kıbleye döner, ellerini açar: 
Yarın ramazan gelince bunu ona karşı hak sayıp icabına bakıp hak saymayanın şurasını burasından getireyim. (Tuğce EMİRİMAM) 

238- İLEĞEN 
Kadının birinin içkiye müptela bir oğlu varmış. Kadın şurup alması 
için oğluna para vermiş. Oğlan içkiye harcamış. Aradaki rakı şişesini çıkarmış şurup diye anasına içirmiş. Sormuş: 
-Nasıl iyi mi? 
-He gadasını aldığım, içimi ısıttı. 
Anası da o sırada önünde leğenle çamaşır yıkıyormuş. Kadının başı dönmeye başlamış. Leğeni gözü görmez olmuş. Leğendeki çamaşırlardan sonra evin her tarafını sıkıp çitilemeye başlamış. Oğlan bu durumu görünce: 
-Ana ne ediyon, demiş. 
-Anan gadanı alsın, şimdi anana her yer ileğen görünüyor demiş. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

239- KAYSERİNİN ÖZELLİĞİ 
Kayseri’de görev yapan bir devlet memuru bir başka yere tayin 
olmuş. Oradaki mesai arkadaşları ona sormuşlar: 
-Kayseri nasıl bir il, nasıl bir yer? 
-Vallahi arkadaşlar ben Kayseri’de birkaç sene kaldım. Fazla bir özelliği yok. Sadece şunu gördüm. En büyük özelliği ramazan bitiyor kış başlıyor, kış bitiyor ramazan başlıyor. (Tuğca TOY) 

240- KURNAZ YAHUDİNİN MARİFETİ 
Bir gün Yahudi pazara topal bir eşek getirir. Ancak eşeğin doğuştan 
sakat olduğunun belli olmaması için nalı ters takar ve satacağı müşterilerine: 
-Nal ters olduğu için hayvan aksıyor, der. 
Eşeği pazarda bir Kayserili alır. Pazarlık bitip eşek ve para yeni sahiplerini bulunca Yahudi Kayseriliye takılır: 
-Kayserili hani kurnazdınız. Bak sana sattığım eşeğin ayağı naldan aksamıyor. Hayvan aslında sakattı, seni aldattım. 
Kayserili güler ve cevabını kondurur: 
-Var git işine, benim de sana verdiğim paralar sahteydi. 
(Feryat ONBAŞI) 

241- KAYSERİLİ İLE TRABZONLU 
Kayserili ile Trabzonlu zengin olmak için Amerika’ya gitmişler. 
Orada Trabzonlu iş bulamamış ve aç kalmış. Bir gün Amerika’nın sokaklarında dolaşırken tam yanında güzel bir araba durmuş. İçinden çok şık giyimli bir adam inmiş. Adam bakmış ki bu Kayserili arkadaşı. Ona sormuş: 
-Yahu arkadaşım. Sen nasıl oldu da bu kadar zengin oldun? Ben daha karnımı bile doyuramıyorum, şu yaptığın işi anlat ta ben de zengin olayım, demiş. 
Kayserili: 
-Makine ile adamların fallarına bakıyorum, demiş ve oradan uzaklaşmış. Bir gün Kayserili çarşıda dolaşırken Trabzonlu arkadaşına rastlamış. Arkadaşı o kadar şık giyinmiş ki aynı artistlere benzemiş. Kayserili ona sormuş: 
Daha dün açken bugün birden bire nasıl zengin oldun? Demiş. 
Sadece senin makineyi biraz daha geliştirdim. Adamlar ellerini koydukları zaman elleri içinde kalıyor. Ben de adamların ellerini kurtarmak için el başına 500 dolar alıyorum, demiş. 
Kayserili şaşkın: 
-Yahu daha önce benim aklıma gelmedi, demiş. (Safiye ÖKSÜZ) 

242- ERCİYESİN KARI 
Adamın birinin birine borcu varmış. Adam: 
-Erciyes’teki kar eriyince sana borcumu öderim, demiş. 
Adam yaz geldi, karlar eriyecek diye sevinmiş. Bütün karlar erimiş fakat Erciyes’teki karlar erimemiş. Bu böyle 2-3 sene sürmüş. Adam borcunu ödeyecek diye bekliyormuş. Bir çocuk: 
-Amca Erciyes’teki kar erimez. Sen git de borcunu al, demiş. 
Adam bunları gidip söylemiş. Borcu olan: 
- Görüyor musun, küçük çocuk bile Erciyes’teki karın erimediğini biliyor da sen bilmiyorsun. (Mehmet DİNÇEL) 

243- KAYSERİLİYİM 
Kayserilinin biri işsizmiş. Yine bir gün evinden iş aramak için çıkmış. Sonunda bir ilan görmüş ve dalmış içeri. İş sahibi: 
-Niçin geldiniz? 
-İş ilanı için. 
-Nerelisiniz? 
-Kayseriliyim. 
-Tahsiliniz ne kadar? 
-Kayseriliyim. 
-Nereli olduğunuzu sormadım, tahsiliniz? 
-Kayseriliyim. (Ayşe ÜNAL) 

244- UYANIK KAYSERİLİ 
Kayserili doğudan hayvan almaya gitmiş ve almış. Pazarlığa bir senet imzalayarak Erciyes dağının karının kalkınca parayı verecekmiş. Adam günlerce gelmiş gitmiş fakat kar kalkmıyormuş. Günlerce sonra bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı: 
-Kayseri’de ne arıyorsun? 
Kayserilinin birine hayvan satmıştım. Parası da Erciyes dağının karının kalkmasına bir senet imzalamıştık. 
-Arkadaşım Erciyes dağının karı kalkmaz. 
Adam da parasını ister ancak alamaz. (Neslihan SARIDAL) 

245- KAYSERİLİNİN OYUNU 
Gezginin biri Türkiye’yi dolaşmış ve Kayseri’ye gelmiş. Bir çocuğa rastlamış. Az miktarda para vermiş. Hem kendine hem atına hem de eğlencelik bir şey almasını istemiş. Çocuk giderek bir karpuz getirmiş: 
-Amca karpuzun içini sen ye, dışını atına yedir, çekirdeğini de eğlencelik et, demiş. 
Gezgin bu duruma çok şaşırmış: 
-Kayserilinin küçüğü böyle ise büyüğü nasıldır, 
demiş ve çekip gitmiş. (Neslihan SARISDAL) 

246- YEDİK YEDİK ÖLMEDİK 
Hoca talebelerini toplayarak bir gün bir davete gider. Orada yemek yedikten sonra baklava ikram edilir. Bu sırada bir cenaze zuhur eder ve hoca baklavayı bırakarak cenazeye gitmek mecburiyetinde kalır. Fakat talebelerinin de baklavayı yiyeceğini tahmin eder. Böyle bir durum olmaması için şöyle bir tembihte bulunur: 
-Sakın ha baklavayı yemeyiniz, zehirlidir. Ben gelene kadar bekleyin. 
Hoca gittikten sonra talebeler baklavada zehir olmadığını bildikleri için yemeye kara verirler. Aralarında tartışma olur ve sonra da bir tanesi onlara garanti vererek der ki: 
-Siz korkmayın baklavayı yiyin. Ben hocayı idare ederim. 
Talebeler baklavayı ortaya alır ve tamamen yerken tepside hiç baklava bırakmazlar. Bu arada kalkar işi üstlenen talebe. Hocaya ait bir kenardaki testiyi alıp kırar. Hoca cenazeden döndüğünde baklavanın yendiğini, testinin kırıldığını görünce sinirlenir: 
-Bre adamlar hemen baklavayı yemiş, hem de testiyi kırmışsınız. Bu ne küstahlık böyle. 
İşi üstlenen talebe hemen hocaya ezile büzüle cevap verir. 
-Hoca kaza oldu, testiden su içerken kırıldı. Bunun sizin için kıymetli olduğunu da biliyorduk. Onun için intihar etmeye karar verdik. Tek yol olarak da senin zehirli baklavanı gördük. Yiyerek ölmeye karar verdik. Ama yediğimiz halde ölmedik. Size karşı mahcup hale düştük. Ne yapalım kusur baklavadaymış. (Aysel İZMİRLİ)   

247- HEPSİ DIŞARIDAN 
Kıbrıs’a gitmekte olan vapurda Kayserli de bulunmaktadır. 
Yolculardan biri yanındaki kişinin Kayserili olduğunu öğrenince sorar: 
-Kayseri’de eşeğin çok olduğunu söylüyorlar. Doğru mu? 
Kayserili yolcu bu sorudan sonra sinirlenir. Zekasını çalıştırarak cevap verir: 
-Onların bir çoğu Kıbrıs’tan gelmektedir, der. (Alper DOĞAN) 

248- PATRON DA KAYSERİLİ 
Kayserilinin biri çalışmaya Amerika’ya gitmiş. Uzun bir süre sonra 
memleketine ziyaret için geri dönmüş. O dönünce akrabalar, tanıdıklar hepsi evlerine gelmiş. Sormuşlar: 
-Amerika’da bir şirkette genel müdür müsün? 
-Hayır. 
-O zaman müdür yardımcısısın? 
-Hayır. Ben şirkette işçi olarak çalışıyorum. 
-Ne hem Kayserilisin hem de işçi olarak çalışıyorsun. Utanmıyor musun? 
-Kayserili işçi cevap vermiş: 
-Ee ne yapalım patron da Kayserili. (Alper DOĞAN) 

249- BU KİMİNDUR? 
Trabzonlular ile Kayserililer savaşıyorlarmış. Kayserililerin 
aklına bir fikir gelmiş. 
-Bunların adı ya Temeldir, ya da Dursun. Temel diyelim kalkana vuralım, Dursun diyelim kalkanı vuralım. Temel, diye seslenmiş Kayserililer. 
Üç kişi ayağa kalkmış, hepsini de vurmuşlar. Temellerden bir tanesi ayağa kalkmamış. Akıllılık edip: 
-Ula bunlar parayı sever. Para bulduk diyelim ayağı kalkanı vuralım, demiş. Ula 5000 lira para buldum kaybeden var mı? Deyince Kayserililerin hepsi birden: 
-Benim param, 
diyerek ayağı kalkmış. Trabzonlularda Kayserililerin hepsini vurmuş. 
(Nurhan BULUT) 

250- GENE İYİ SÜRDÜ 
Pınarbaşı ilçesinde yaşayan Çerkezlerin imam nikahı yaptırınca imama bol bahşiş verme gibi bir adetleri varmış. Bir gün  imamın biri nikah kıymış, bahşişini beklemiş ama vere vere imama bir havlu vermişler. İmam, boynunu bükmüş, ne desin garibim. Lakin aradan bir hafta geçmeden nikahını kıydığı gençler ayrılınca, köylüler imama takılmışlar: 
-Nasıl imamlık böyle, kıydığın nikah bir hafta sürmedi. 
İmam da şöyle cevaplamış: 
-Verdikleri bir havlu, bir havluya bu nikah gene uzun sürdü. 
(Ziya Şahin’den )

>Şimdi 200 oldu. 200 Kayseri fıkrası

>151- AMAN DÜŞMANIN TOPU DA VARMIŞ 
Halen şehrimizde olduğu gibi eski zamanlardan beri her semtte bir 
mahalle kahvesi vardı. Fakat o zamanlar bu kahvehanelere şimdiki gibi çoluk çocuk toplanıp tavla, iskambil, v.s. ile vakit öldürmezlerdi. O mahallenin ihtiyarları aklı başında bulunanları mahallenin özelliklerine dair görüşmeler yaparlar veya fıkralar, hikayeler anlatarak vakit geçirirlerdi. İşte bu kahvehanelerden birisi de Yerebatan mahallesindeydi. İncili Çavuş o mahallede oturduğundan ara sıra akşamları, bazen sabahları  dost sohbetlerine katılırdı. Adı geçen kahvehaneye devam edenler arasında birkaç tane ihtiyar, afyonkeş tiryaki vardı. Bunlar sabahtan akşama kadar kahvenin bir köşesini işgal ile orada mangalı önlerine alarak dünya haberlerini, siyasetleri tenkitle saçma sapan bir şekilde meşgul olurlar diğer devam edenleri taciz ederlerdi. 
Bir gün kahveci bunlardan şikayet etmiş ve başından defedebilmek için bir çare bulamadığını söylemiş. İncili, eğer müsaade ederse ertesi gün onları bir daha kahveye gelip herkesi rahatsız etmekten vazgeçireceğini söyleyince kahveci sevinerek kabul etmiş. Ertesi gün İncili, sabah erkenden bir okka iri Bursa kestanesi almış, mangala koydurmuş. O sırada tiryakiler birer birer gelerek mangalın etrafına toplanmışlar. Adetleri üzere öteberi konuşmaya başlamışlar. O esnada içlerinden biri muhaberelerden, zapt olunan kalelerden bahis açarak: 
-Efendim, askerler filan kaleyi fethettik diye övünürler. Sanki bu da bir işmiş, kaleyi almaktan kolay ne olur? (Eline maşayı alarak) mesela işte şu mangal kale, şu maşa da merdiven. Kalenin yanına gelir, şöylece merdiveni duvara dayarsınız. (Maşayı mangalın kenarına dayayarak) Şöylece basamaklarına birer birer basarak yukarı çıkarsınız. İşte zapt olundu. Bu da bir şey mi? 
Diğerleri: 
-Hay hay öyle ya. Merdivenlerden çıkıver, içeri giriver. Oldu bitti. 
Tam o sırada önceden İncili Çavuş tarafından ateş altına dizilmiş olan kestaneler birer birer patlamaya başlayınca yutmuş oldukları afyonun tesiriyle fena halde ürkmüş, arkası üstü devrilmiş olan tiryakiler hep bir ağızdan: 
-Aaaa! Düşmanın topu da varmış 
diye bağırmışlar. Bir yaylım ateşi karşısında kalmışlar gibi yattıkları yerden kalkmaya cesaret edemeyerek aralarında: 
-Yahu Ahmet Efendi yaralanmış! 
-Ben pek iyi bilemiyorum amma galiba yaralı değilim. 
-Siz Hüseyin Efendi ne haldesiniz? 
-Ben de yaralı değilim amma fena halde ürktüm. 
Gibi söz alışverişi ettikten sonra güçlükle kalkıp oturmuşlar ve o günden sonra mangalın etrafına toplanıp herkesi rahatsız etmekten vazgeçmişler. 
(Ömer KAHRAMAN) 


152- KABAHAT SİZDE 
Bir gün padişah hazretleri İncili Çavuşa bir altın saat ihsan eder ve: 
- Bunu benim yadigarım olarak muhafaza et, diye emir eyler. 
İncili eve gelip saati dolaba koyar. Birkaç gün sonra dolapta saati göremeyince aşırıldığını anlar. Hizmetçiyi sıkıştırır. Saati çalıp bir dükkancıya sattığını bildirirse de dükkancı hemen inkar ile saati geri vermez. İncili biraz da boşboğaz olduğundan bu olayı bir türlü gizleyemeyerek saraydan herkese anlatır. Fakat: 
-Bana efendimiz yadigar olmak üzere muhafaza et buyurdular, sakın duymasın bana gücenir, demeyi de unutmaz. 
Muziplerden biri durumu padişaha arz ile İncilinin saatin çalındığından efendimiz haberdar olmasın diye yalvardığını pek ziyade korktuğunu haber verir. Ertesi gün İncili huzura girince padişah birden bire sorar: 
-İncili, geçen gün benim verdiğim saati çaldırdın mı? 
Padişahın bundan haberi olmadığını zannetmekte olduğundan birden bire sorulan bu soru üzerine şaşalarsa da kendini toparlayarak: 
-Evet efendim çaldılar. 
-Ben sana bunu muhafaza et diye söylemedim mi? 
-Söylediniz efendim. 
-O halde niçin muhafaza etmeyip çaldırdın? 
-Efendim bunda kabahat benim değil sizindir. 
-Niçin kabahat benim olsun? 
-Efendim, siz bana çalınır saat vereceğinize çalar saat ihsan buyursaydınız çalınmazdı. 
Bu cevap padişahın hoşuna gider ve derhal gayet kıymetli çalar bir saat ihsan eder. (Ömer KAHRAMAN) 

153-GÜZEL BİR CEVAP 
İncili Çavuş birkaç sene padişahın hizmetinde bulunduktan sonra 
izin alarak memleketine gitmiş. Orada o zamanlar Müslim adı verilen kaza kaymakamının zalim, cahil, kibirli, yıkıcı bir adam olup halka türlü türlü işkence ve mezalim ile soymakta, kasıp kavurmakta olduğunu görmüş. Bir gün ziyaretine gelmiş olan o yerin itibarlıları ve ileri gelenlerine: 
-Bu zalim için neden valiye şikayet edip yenilenmesi ve değiştirilmesi hususunda çalışmıyorsunuz? 
Diye sormuş, onlar da: 
-Efendim faydası yoktur. Çünkü Müslim, valinin çok sevdiği bir adamdır. Ne kadar şikayet etsek dinlemeyecek, o da benden şikayet ettiler diye zulmünü arttıracaktır. 
Cevabını vermişler. İncili: 
-Böyle susup oturmak olmaz. Herhalde bir teşebbüs lazımdır. Bana kalırsa yarın bir kaçımız birleşerek vilayet merkezine gidip paşaya durumu etraflıca anlatalım, şikayet edelim olmazsa İstanbul’a şikayetlerimizi arz edelim. 
Belde ileri gelenleri buna muvafakat etmişler ve ertesi gün İncili ile birlikte 4-5 kişi vilayet merkezine gitmişler. Müslim bunların gittiklerini öğrenince durumu derhal valiye yazı ile bildirmiş, şikayetlerine önem verilmemesine arz etmiş. İncili ve arkadaşları vilayet merkezine vardıklarının ertesi günü doğruca valinin ziyaretine gitmişler. Vali misafirlerini huzuruna kabul edip hürmet ve iltifat göstermiş:
-Müslim ne haldedir. İnşallah rahat ve afiyettedir, kendisini pek severim. Çünkü doğru, muktedir, faal, adil bir zattır. Orada bulunduğu iki sene zarfında kazanıza büyük hizmetler yaptığına eminim demiş. İncilinin arkadaşları valinin bu sözlerine karşı: 
-Efendim yanılıyorsunuz, bu adam zalim, cahil ve yıkıcı bir adamdır, demeye cesaret edememişler ve şaşırıp kalmışlarsa da İncili heyet adına derhal söze başlayarak: 
-Evet efendim, Müslim buyurduğunuz gibi hatta daha fazla bile iktidarlı ve doğru bir zattır. Kendisinden bütün kazamız halkı son derece memnundurlar. 2 seneden beri memleketimizde cidden hizmete muvaffak oldular. Bizde özellikle adı geçenden dolayı size teşekküre geldik. Ancak şu hususu düşünüyoruz ki Osmanlı memleketi yalnız bizim kazadan ibaret değildir. Her yer adalete, ıslaha, ilerlemeye, hizmete muhtaçtır. Bu zatın iktidar ve meziyetlerinden iki senedir kazamız istifade etti. Şimdilik bu kadar istifade yeter ve diğer kazalardaki ahali kardeşlerimiz olduğundan onların da istifade etmelerini cidden arzu ediyoruz. Bununla beraber gayretli ve doğru Müslim diğer bir kazaya nakletmenizi rica ederiz, cevabını vermiş, bu cevaba karşı paşa gülerek: 
Müslim’i diğer bir mahalle nakil ve havale ile o kazanın başından bu belayı kaldırmıştır. (Ömer KAHRAMAN) 

154- BU KÖR ATIŞI DEĞİL 
Bir gün padişah hazretleri tebdili kıyafet olarak İncili Çavuş ile 
beraber yürüyerek gezmeye çıkmış, dolaştıkları sırada iki gözü âmâ bir dilenciye tesadüf eylemişlerdir. Padişah İnciliye bununla eğlenmesini emretmiş. Çavuş derhal bunun karşısına gidip kendisini de âmâymış gibi göğüs göğse dilenciye çarpmış. Dilenci: 
-Ben körüm sen de mi körsün? 
-Evet ben de körüm. 
-Öyleyse arkadaşız. Haydi beraber gidelim. 
İncili kör dilenciyle beraber yavaş yavaş yürümeye başlamış. Biraz yürüdükten sonra: 
-Arkadaş, hayır sahibi biri bugün bana para verdi. Fakat bu paranın kaç lira olduğunu fark edemedim. İşte bak, diyerek kör dilenciye bir altın vermiş. Dilenci bunu elinde yoklayıp altın olduğunu anlayınca hiç ses çıkarmayarak bir tarafa sıvışmış. Bir iki dakika bekledikten sonra İncili: 
-Yahu arkadaş neredesin? 
…. 
-Canım ne oldun, nereye gittin? 
….. 
O sırada ama dilenci duvarın dibine sinerek âmâ zannettiği diğer dilencinin oradan gitmesini beklemiş. İncili yerden bir taş alarak: 
-Yarabbi paramı alıp kaçan körün başına bu taşı getir, diye bağırarak taşı atmış. Tabii ki dilencinin başına gelerek acıtmışsa da bunun bir tesadüf eseri olduğuna şüphe etmeyen dilenci hemen olduğu yerden biraz öteye gitmiş. İncili diğer bir taşı alarak: 
-Yarabbi bu taşı paramı alıp emanete ihanet eden körün omzuna rast getir, 
Diyerek taşı atmış ve bu defa da omzuna vurmuş. Kör biraz daha öteye gidip sinmiş. İncili tekrar bir taş alıp: 
-Yarabbi sen sırları ve gizlileri bilirsin. Bu taşı altınımı alanın sağ ayağına rast getir, 
Diyerek atmış ve taş da herifin sağ ayağına düşerek canını yakmışsa da yine ses çıkarmamış. İncili tekrara bir taş alarak: 
-Yarabbi bu taşı o hırsızın göğsüne rast getir, 
Diyerek atmış ve taş söylediği gibi göğsüne vurmuş olduğundan kör bağırmış: 
-Gel arkadaş gel de paranı al. Zira bu taşlar kör taşına benzemiyor. 
Bunu biraz ötede durup seyretmekte olan padişah hazretleri kör dilencinin durumunu, hareketlerini gördükçe pek çok gülmüş ve ondan sonra dilenciye bir kese altın vererek hatırını almıştır. (Ömer KAHRAMAN) 

155- GÖZLERİNİ KORUMAK LAZIM   
Çok çok zengin, mağrur ve kibirli olduğu halde son derece ahmak, mecnun denilecek kadar biri varmış. Bu adamın tek arzusu bir eyalet valisi olmak bu sayede çalım satmak olduğundan bu konuda her çeşit çalışmayı yapar, birilerini rahatsız edermiş. Ancak servet ve zenginliğinin hat ve hesabının olmaması, arzusunun yerine gelmesi için her türlü fedakarlıktan çekinmediğinden bunu kırmak kendisine “bu mümkün değildir,olmaz” cevabını vermek dahi istenilmezmiş. Bunun zorlama ve ısrarına rica ve niyazına dayanamayan o zamanın veziriazamı bir gün buna demiş ki: 
-Sizi bir eyalete memur etmek hususuna karar verdim. Ancak şimdiye kadar bu gibi hizmetlerde bulunmamış olduğunuzdan bazı yanlış muamele yapmayla devleti zarar ettirmeniz ihtimaline binaen mahiyetinize kullarımızdan İncili Çavuşu vereceğim. Onun tedbiri ve görüşü ile hareket etmeyi, sözünden çıkmamayı vaat eder misiniz?   
Dünyada yegane emelinin bu sayede hasıl olacağını anlayan bu zat mufakat etmiş. İncili Çavuşun vesayetini tamamı ile kabul ve taahhüt eylemiş  olduğundan sadrazamın arzı ile adana vilayetine vali tayin ettirmiş. O sırada İncili Çavuş padişahın sarayına girmemiş olup, veziriazamın nedimiymiş. Paşa adı geçeni çağırarak: 
-İncili, felanı tanırsın ya. 
-O kibirli budalayı mı? 
-İşte onu Adana eyaletine tayin eyledik. 
-Ama efendim bu nasıl vali olur? 
-Rahat vermemesinden, baş ağrıtmasından usandım. Zaten maksadım onu vali tayin etmek değil. Valilik edemeyeceğini kendisine anlatmak ve bu sevdadan vazgeçirmektir. Bunun için kendisi ile sözleştim. Seni onun beraberine vereceğim. Beraber Adana’ya gidecek, memleketin idaresine bir zarar gelmemesine bakmakla beraber kendisini bu sevdadan uzaklaştıracak şekilde hareket edersin, anladın mı? 
Bunun üzerine veziriazam yeni valiyi çağırarak memuriyetinin tebliğ etmiş ve İnciliyi beraberinde vererek hemen yola çıkmalarını emreylemiştir. Vali, sadrazama sözü gereğince o günden itibaren her bir hususta İnciliyle görüşmeye adı geçen ne söylerse onu yapıyormuş. Vali Adana’ya yakın bir yere gelince kendisini karşılamaya gelen beldenin ileri gelenleri ve itibarlılarına İncilinin tavsiyesi üzerine yalnız bir selam vermeyle yetinip yola devam eylemiş. İncili ise valinin iktidar ve meziyetlerini, ilim ve fazlını uzun uzadıya övme ile karşılayıcıları hayran bırakmış. Şehre ulaşıp, hükümet dairesine inince İncili paşayı odasına ulaştırarak: 
-Biraz sonra beldenin ileri gelenleri ve itibarlıları usul olduğu üzere huzurunuza kabul edeceğiz. Böyle yerlerde daha ilk karşılamada halkın gözlerini korkutmak, onlara hükümetin kudret ve büyüklüğünden numuneler göstermek  gerekir. Eğer bugün sizden korkmazlar ve çekinmezlerse burada işlerin idaresi kabil olmaz. Şimdi ben gidip onları huzurunuza getireceğim, zaten yoldayken gereken makalları yaptım. Siz de bunlarla görüştüğünüz zaman ona göre hareket ediniz. Gözlerini korkutmayı unutmayınız.   
-Peki hala, gerektiği gibi hareket ederim. Sen merak etme. 
İncili misafirlerinin yanına giderek onları alıp valinin huzuruna götürmüş. Hepsi odaya girmişler. Oda da kimseyi göremediklerinden hayretle etraflarına bakmaktayken bir perdenin arkasından “böh böh” diye bağırarak tüylü bir şeyin atladığını görünce hepsi hemen kapıdan kaçmışlar, tabii olarak büyük bir korku ve telaş gösterip gürültü meydana geldiğinden İncili merakla odaya koşmuş. Valinin odasının ortasında kürkünü ters giymiş olduğu halde ayakta durduğunu katıla katıla gülmekte olduğunu görmüş. Hayretle sormuş: 
-Öyle şey mi olur? 
-Sen korkut demedin mi? 
İş işten geçti. Kendinizin ne kadar budala olduğunuzu bir kere gösterdiniz. Artık burada kalmak ve icrayı hükümet etmek mümkün değildir. Birkaç gün sonra hazırlık görerek İstanbul’a dönmeliyiz, 
demiş. Gerçekten valinin hiç önemi kalmayıp halk arasında deli vali denmeye başlanmış, bir hafta sonra İstanbul’a dönmüşlerdir. Vali, valilik arzusundan kesin olarak ayrılmış, bu memuriyeti yapacak iktidarı olmamasını anlamış ve bu sevdadan vazgeçmiş idi. (Ömer KAHRAMAN) 

156- AYAKKABINI BEN ALDIM 
        Bir gün İncili Çavuş bazı eşya satın almak üzere çarşıda dolaşmaktayken bir köşede tam bir sükunetle durmuş, rastlayacakları beklemekte bulunan bir fakiri görür. Adı geçenin durumu kıyafetinden görünen fakir haliyle beraber ağır başlılığı ve sükuneti nazar-ı dikkati çektiğinden yanına sokularak selam verdikten sonra konuşmaya başlar. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar fakirin rint meşrep ve gönül ehli olduğunu gösterdiğinden ona bir iyilikte bulunmayı arzu eder. Zavallıyı yalın ayak gördüğünden ona bir kundura almayı uygun görerek der ki: 
-Yahu erenler ayağınızın uryan olduğunu görüyorum . Eğer tarafımdan ufak bir yardımı hoş görürseniz size şuradan bir ayakkabı alıvereyim. 
Fakir, Çavuşun bu teklifine tam bir memnuniyetle teşekkür beyan eylediğinden bir ayakkabıcı dükkanından yeni bir ayakkabı alınır. Ve zavallıya derhal giydirilir. Fakir İnciliye teşekkür ve dua ederek uzaklaşmaya başlar. O sırada Çavuşun yaradılışında muziplik ve şakacılık hevesi uyanarak bu fakirle latifeye karar vererek arkasından yürür. Biraz sonra der ki: 
-Şişt arkadaş! 
Fakir arkasından seslenenleri duyarak çavuşu görünce sorar: 
-Aa, siz misiniz. Bir şey mi emrediyorsunuz? 
-Rica ederim yürürken önünüze dikkatle bakınız. Sivri taşlar var. Ayakkabıyı yırtarsınız. Malum ya onu size ben aldım. 
-Peki efendim. 
Fakir yürümeye devam eder. Çavuş yine arkasından seslenerek: 
-Şişşt bana bak. 
(geri dönüp) 
-Ne emrediyorsunuz? 
-Önüne dikkatli bak ayakkabını kirletirsin. Malum ya onu sana ben aldım. 
-Peki efendim dikkat ederim. 
Diyerek yoluna devam eder. Bir dakika sonra İncili seslenerek: 
-Şişşt bana bak. 
(biraz öfkeli) 
-Yine ne istiyorsunuz? 
-O kadar hızlı yürüme ayakkabı eskir. Malum ya onu sana ben aldım. 
Fakir hemen bir kenara çekilerek ayaklarından kunduraları çıkarıp İnciliye uzatır ve der ki: 
-Rica ederim, şu ayakkabılarınızı alınız da işinize gidiniz. 
-Niçin iade ediyorsun? 
-Ben her dakika başıma kalkılan ayakkabıları giymektense yalın ayak yürümeyi tercih ederim. 
Bunun üzerine İncili kendisini zarif zat olarak telakki eylediğinden bunu latife olmak üzere yaptığını, kendisinin İncili Çavuş olduğunu söyler ve bunun için gücenmemesini söyler. Fakir de ayakkabılarını giyerek oradan gider. (Ömer KAHRAMAN) 

157- ONDAN AL ÖTEKİNE VER 
İncili Çavuş memleketten İstanbul’a geldiği sırada bir müddet boşta kalmış ve getirdiği birkaç kuruşu harcayıp zarurete düşmüştü. Son günlerde yanına ancak iki akçelik bir tek sikke kalmıştı. O günü bununla savmak mecburiyeti hasıl olduğundan bir bakkala gidip bir akçelik peynir almış iki akçelik sikkeyi vermiş, bakkal sikkeyi çekmecesine atarak diğer bir işle meşgul olmaya başlayınca İncili sormuş: 
-Üste bir akçeyi vermedin 
-Ne demek? verdim ya. 
-Vermedin, vermiş olsan ister miyim. 
-Verdim, sen unutmuşsun. 
-Dostum emin ol ki vermedin. 
-Artık çok oluyorsun verdim. Bu vesileyle peyniri bedava mı almak istiyorsun. 
İncili bakkaldan parayı alamayacağını anladıktan sonra “lahavle” diyerek oradan karşıdaki fırına gidip: 
-Şuradan bir akçelik ekmek ver, demiş. 
Ekmeği alınca yürümüş. Fırıncı parayı vermediğini görerek arkasından bağırmış: 
-Hey arkadaş, haniya ekmeğin parası? 
İncili dönüp öfkeyle: 
-Verdim ya kaç kere para vereceğim. 
-Canım vermedin. 
-Sen unutmuşsun. Ekmeği istediğim vakit parayı verdim. 
İncili yoluna devamla oradan savuşmuş epeyce uzaklaştıktan sonra demiş: 
-Yarabbi sen bilirsin ki bakkal benden bir akçe fazla aldı. Ekmekçi de parasını alamadı. Artık ahirette sen bakkaldan al ekmekçiye ver. Bende hakkı kalmasın. (Ömer KAHRAMAN) 

158- ZAHMETSİZ MAAŞ 
Bir gün padişah devlet sarayının penceresinden Sarayburnu 
açıklarında bir balıkçıyı akıntıya karşı pek çok zahmet çekmekte olduğunu seyrederken İncili odaya girmiş. Padişah onu pencerenin önüne çağırarak kayıkçıyı gösterir: 
-Zavallı ne kadar zahmet çekiyor? Bu bir lokma ekmek için değil mi? 
-Efendimiz herkes geçinmek için zahmet çeker. Yalnız dünyada bedava geçinen üç kişi var. Padişah hayretle sorar: 
- Onlar kimdir? 
-Biri silahtar ağanın imamı, diğeri kızlar ağasının berberi, üçüncüsü kulunuz. 
-Ne demek istiyorsun anlamadım. 
-Efendimiz silahtar ağa namaz kılmaz, imama maaş verir. Kızlar ağasının sakalı ve bıyığı olmadığı gibi başı da keldir. Berbere boş yere maaş verir. Kulunuz da efendimizi güldürür ve hiddetinizi ortadan kaldırarak kullarınızdan maaş alırım. 
İncilinin bu sözleri padişahı haylice güldürmüş ve öfkesini ortadan kaldırmış. Meğerse o gün padişah bir iş için fena halde öfkelenmiş bu kızgınlığın önünü almak için saray erkanı İnciliye bir çok ikram vaat etmişler. (Ömer KAHRAMAN) 

159- SOĞUK GİRMESİN 
Adam sobayı kurar, yakar. Soba başlar tütmeye. İçeride dumandan durulmaz. Adam ne yapsa çaresiz, sobayı dışarıya çıkarır, boruyu evin içine verir. Alır sandalyeyi oturur sobanın başına. Bu arada kardeşi gelir, bakar duruma: 
- Abi sen ne yapıyorsun? 
Adam: 
- Kardeşim avlu kapısını kapat soğuk girmesin. (Bahtiyar KOÇ) 

160- SALATANIN SOĞANI 
Turanlı köyüne Ekinli köyünden Hamdi isminde bir hoca gelir. Hoca hep yüksekten atmaktadır. Köylüler de hocaya karşı bir densizlik olmasın, saygıda kusur etmeyelim diye durumu makul karşılamaktadırlar. Fakat durum öyle bir hal alır ki, artık hocaya biri haddini bildirmelidir. Bir gün cemaat sohbet halindeyken hoca başlar anlatmaya: 
-Birinde Adana’ya gitmiştik. İşçiler merdivenle domates topluyordu. 
Cemaatten Hasanın Hacı denilen kişi söze karışır: 
-Bende bir zamanlar çalışmaya gitmiştim. Tarlada birkaç kişinin kössükle bir şey çıkartmaya çalıştıklarını gördüm. Yanlarına vardığımda baktım ki soğan söküyorlar, der. 
-Bu kadar da olmaz ki, der Hamdi Hoca. 
-Niye olmasın, senin domatese ancak bu soğan salata olur. 
(Bahtiyar KOÇ) 

161- KAFADARLARIN YEMEĞİ 
Turanlı köyünden üç kafadar Kayseri’ye çalışmaya gider. Öyle vakti geldiğinde acıkırlar. Bir fırının yanında ne alıp yiyeceklerini tartışmaktadır.: 
-Üzüm alalım. 
-Çöpü vardır, olmaz. 
-Karpuz alalım. 
-Olmaz, çekirdeği, kabuğu vardır. 
-Et alalım, en iyisi et. 
-Onun da kemiği var ya. 
-Artık bir şeye karar verelim de karnımızı doyuralım. 
-Ben buldum ciğer alalım. 
-Tamam. 
Ciğere karar kılan kafadarlar ciğeri alıp fırına verirler. Konuşmalara önceden kulak misafiri olan fırıncı çağırır: 
Turanlının ayanları 
Kemiksiz et yiyenleri 
Koşun gelin 
Ciğer tavadan taşıyor, der. (Bahtiyar KOÇ) 

162- UZUN KUYRUK 
Turanlı köyünde avcılar Duran Ali Koç isimli şahsı başkan 
seçerler. Aslında Duran Ali Koç’un avcılıkla hiç mi hiç alakası yoktur. Yalnız av sonunda davet işini organize edecektir. Avcılar giderler, gelirler. Koç: 
-Hani arkadaşlar böyle avcılık mı olur? 
Avcılar yine giderler, gelirler. Sadece bir tilki: 
-Hani arkadaşlar bula bula bunu mu buldunuz! 
Avcılar bir türlü bir tavşan vurup gelemezler. Başkanın her karşılamasında ümitleri boşa çıkmaktadır. Avcılar yine bir gün avladıkları bir tilkiyle dönmektedirler. Başkan: 
-Galiba bugün tavşan yiyeceğiz! Getirdiniz değil mi? 
-Yok başkanım yok. 
-Yine uzun kuyruk ha! Ben bu başkanlığı bırakıyorum. (Bahtiyar KOÇ) 

163- ATTAN İNİNCE BOŞ OL     
      Kapalıçarşı’da halı satıcılığı yapan Mehmet Usta, dükkanı kapatıp atıyla bağdaki evine doğru yola çıkar. Yolda yağmura yakalanır, eve geldiğinde atın yularını tutması ve heybeyi indirmesi için hanımını çağırır. Ocaktaki yaş odunları üfleyerek yakmaya çalışan genç kadın, kocasının eve geldiğini duymaz. At üzerinde iyice ıslanan Mehmet usta sinirlenir ve hanımına: 
-Attan aşağı inince boş ol, 
diyerek bağırır. Attan inince hanımını boşayacağını ve yeniden evlenmesi için hülle evliliği yapılması gerektiğini bilen Mehmet Usta sabaha kadar atından aşağıya inemez ve geceyi at üzerinde geçirir. Sabah erken saatlerde şehre gelen Mehmet Usta cami önlerine giderek hocalardan derdine çare bulunmasını ister ama bir sonuç alamaz.  At üzerinde dolaşırken, tanıdığı biri Ulu cami önündeki güney müftülerine danışmasını söyler. Cami avlusunun güney bölümünde güneşlenerek dini konularda ahkam kesen bir yaşlı, derdini dinlediği Mehmet Ustaya: 
-Buradaki arkadaşlara öğle yemeğinde fırın ağzı yedirirsen seni bu dertten kurtarırım, der. 
Teklifi kabul eden Mehmet Ustanın atını bir söğüt ağacın bağlayarak bir dala tutunmasını söyler. Söğüt ağacındaki bir dala tutunan Mehmet usta bindiği atın yularından çekilerek yürütülmesinden sonra tırmandığı ağaçtan aşağıya düşer ve attan aşağıya inmediği için de hanımını boşama zorunluluğundan kurtulur. Dini pratik çözümler üreten güney müftüleri ise bedavaya getirdikleri fırın ağzını afiyetle yerler. (Vedat DOĞAN) 

164- PASTIRMA SUCUK FABRİKASI 
Kayserili bir tüccar, mal almak için İstanbul’a gider. Alışveriş yaptığı bir Yahudi tüccar, övünmek için bir fabrikayı gösterir ve: 
-Bu fabrikanın bir ucuna demir sac koyuyorlar, öbür ucundan otomobil, kamyon çıkıyor, der. 
Altta kalmak istemeyen Kayserili ise şu cevabı verir: 
-Kayseri’de de büyük bir sucuk pastırma fabrikası var. Bir ucuna koyun ve inek koyuyorlar, öbür ucundan pastırma ve sucuk çıkıyor. Bir gün deneme yapmak için fabrikayı ters çalıştırıp, bir ucuna pastırma sucuk koymuşlar, fabrikanın öbür ucundan koyun ve inek çıkmış. 
(Vedat DOĞAN) 

165- DELİKLİ KABAK   
Kayseri’nin Tavlusun köyüne Talas ilçesinden kabak getiren Ahmet Emmi, bozuk paraları delerek oyduğu bir kabağın içine atar. Kabakları bitiren Ahmet Emmi, içerisinde paraları sakladığı kabağı da yanlışlıkla terazide tartıp sattığını anlayınca köyün tellalını yardıma çağırır. Köy tellalı, Tomsu adı verilen köy meydanında ve sokak aralarında başlar bağırmaya: 
Tomsuya kabak gelmesin mi? 
Ağalar, beyler kabak yemesin mi? 
Delikli kabağı bulan getirsin 
Delikli kabağı bulan getirsin 
Köy tellalının çağrısından bir sonuç çıkmaz ve Talaslı Ahmet Emmi, sattığı kabakların parasını sakladığı delikli kabağı bulamaz. (Vedat DOĞAN) 

166- DIŞARIDA ORTAĞIM VAR 
İncili Çavuşun padişahın sarayında çalışan ve padişahı eğlendiren, 
güldüren komik bir insan olduğu herkesçe bilinmektedir. Bir gün padişah İncili Çavuşu yanına çağırır ve der ki: 
-İncili Çavuş sen artık yaşlandın, senin yerini dolduracak birisini bul. 
Bu emir üzerine İncili Çavuş çıkar yola. İlk önce kendi memleketi olan Kayseri’ye gelir. Köy köy kasaba kasaba gezer. Bir gün bir köy çeşmesinde su içerken bir adamla tanışır. Biraz sohbet eder ve aradığı adamı bulduğuna inanır. Başlar adamı ikna etmeye: 
-Seni padişah istiyor, der. 
Uzun bir uğraş sonucu adamı ikna eder. Adam “peki” der ve eşeklerine biner yola çıkarlar. Yolda giderlerken İncili Çavuş adama der ki: 
Seninle biz artık ortak olduk, seni bu makama ben getirdim. Padişah sana ne kadar altın verirse benimle paylaşacaksın, der. 
Gece-gündüz demeden yol alırlar, İstanbul’a gelirler. Sarayın yolunda ilerlerken İncili Çavuş kendi kendine konuşmaya başlar: 
Ben bu adamı buraya getirdim ama padişah benim yerime bu adamı alırsa ben ne olacağım, der. Bu adamdan kurtulmalı ama nasıl olacak bu iş, der. 
Adama dönerek: 
-Arkadaş sen burada bekle, benim şurada birini görmem gerekir, işim bitince gelirim, der. 
İncili Çavuş oradan uzaklaşır. Adam bekler, aradan bir gece bir gündüz geçer. İncili Çavuş gelmez. Adam aç susuz perişan olur. Elini cebine sokar bakar ki yedi buçuk kuruş parası var. İki buçuk kuruşuna yiyecek alır, geri kalan beş kuruşu sermaye yapayım der. Adam düşünür, ne alayım ne satayım? Aklına tuz satmak gelir. Biraz kar edersem yol param çıkar ve memleketime giderim deyip bir tuz satıcısına gider. Biraz tuz alır, eşeğine yükler başlat “tuzcu geldi” diye bağırmaya. Fakat adam tuzcu demeye başlamadan eşek zırlar. Adam tu… demeden eşek zırlar. Adam eşeğe kızar ve sopayla vurmaya başlar: “Bu tuzu sen mi satacaksın, ben mi” diye söylenmeye başlar. Bu durumu padişah görür, hemen emir verir. Askerler adamı alıp getirirler. Tam kapıda İncili Çavuş ile karşılaşır. İncili Çavuş adamı görünce, 
-Aman benim ortağım seni kayıp ettim, kusura bakma, diye yalan söyler. 
Adamın arkasından koşar ve kulağına eğilir: 
-Bak arkadaş, biz seninle ortağız unutma. Padişah ne verirse yarısı benim, der. 
Adam padişahın huzuruna çıkar. Padişah kızar: 
-Neden hayvanı dövüyorsun, der. 
Adam başından geçenleri bir bir anlatır. “Bu tuzu ben mi satacağım, yoksa eşeğim mi” der. Padişahın hoşuna gider: 
-Dile benden ne dilersen, der. 
-Sağlığını, der adam. 
Birkaç kez padişah tekrarlar, yine: 
-Sağlığını. 
Son kez soruyorum. Adam: 
-Bir şey isteyeceğim. Yerine getireceğinize söz verin padişahım, der. 
-Peki. 
-Benim ayağımım altına yüz adet sopa vurulsun. 
Padişah emir verir: 
-Yüz adet sopa vurun bu asi adama, der. 
Başlarlar vurmaya …. 30-40-45..48-49-50 deyince hemen “durun” diye bağırır. Padişah “ne oldu” diye adama sorar. Adam: 
-Dışarıda ortağım var, der. 
Alırlar İncili Çavuşu geri kalan 50 adet sopayı vurular ayaklarının altına. (Atilla TEMUÇİN) 

167- EŞEĞİNİ ARAYAN ADAM 
Bir gün adamın biri eşeğine biner ve İstanbul’a gelir. Adam eşeğini çok sever, hiç yanından ayırmaz. Nereye gitse onu da götürür. Haydarpaşa istasyonuna gelir, şehrin caddeleri çok kalabalık olduğu için eşekle gitmesi zor olacağından dolayı eşeği kime emanet edeyim nereye bağlayayım diye düşünüp  karar verir. En sağlam şu duran vagonun demirleri diyerek ve eşeği yularından sıkıca vagonun demirine bağlar. İşerini takip etmek üzere yola koyulur. İşlerini bitirince istasyona gelir. Birde ne görsün ne eşek var ne de vagon. Başlar herkese sormaya: 
-Aman benim eşeği gördünüz mü”. 
Kimi güler, kimi üzülür. Bu sokak şu cadde derken akşam olur. Çok yorulur. Bir sokakta yürürken bakar  ki bir evin kapısı yarı açık duruyor. Hemen içeri girer b kimseler yok. Odanın birinde bir karyola, üzerinde yatak hemen yatıp uyuyayım diye düşünür. “Üzerine yatarsam beni görürler, en iyisi ben karyolanın altına yatayım” diyerek hemen yatar. Aradan epey zaman sonra evin sahibi bir kız ve erkek gelir. Karyolanın üzerine otururlar. İki genç sevgili başlar güzel sözler söylemeye. Kız: 
-Canımsın. 
Genç başlamış kızın güzelliğinden bahsetmeye: 
-Canım benim, öyle güzel gözlerin var ki, inan gözlerinde İstanbul’u seyrediyorum. 
Adam karyolanın altından fırlar: 
-Aman oğlum iyi bak bakalım benim eşeği de görebiliyor musun? 
(Atilla TEMUÇİN) 

168- SİZİN ORALARININ Kİ… 
Karadenizlinin biri Kayseri’den bir otobüs almış. Şehir çıkışına kadar otobüsü Kayserilinin kullanmasını rica etmiş. Kayserili direksiyona geçmiş. Şehir dışına doğru gidiyorlarmış. Fakat otobüs o kadar yavaş gidiyormuş ki eşekler bile otobüsü geçiyormuş. Karadenizli dayanamamış sormuş: 
-Ya hemşehrim bu otobüs daha hızlı gitmez mi?  Baksana eşekler bile bizi geçiyorlar, deyince bizim Kayserili: 
-Bunlar Kayseri eşeği sen merak etme, sizin oraların eşeği geçemez, demiş. (Mustafa BAYRAM) 

169- REST 
Avukat Rahmi Bey iyi bir poker oyuncusuydu. Poker oynamayı da 
pek severdi. Bir gün akşamdan sabaha kadar oyun partisinde kaldıktan sonra önceden hazırladığı ve çantasında unuttuğu bir mektubu postaya vermek üzere oyun mahallinden yazıhanesine giderken postaneye uğradı. O yıllar mektupları 6 kuruşa gönderildiği yıllar. Gişeye yanaşan Rahmi Bey zarfın üzerin 5 kuruş koyarak memura uzattı. PTT memuru Mustafa Ganışıh: 
-Bir kuruş daha. 
Rahmi bey akşamdan kalma alışkanlıkla cevabı yapıştırdı: 
- Rest. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

170- YARISINI SEN YARISINI BEN 
Beyaz eşya ticareti ile uğraşan S.P. nin buzdolabı sattığı bir müşterisi önceden borçlandığı halde borcu ödemek istememiş ve hatta imzasını inkar etmiş. Olaydan çılgına dönen S.P. bir öfkeyle dükkanından fırlayıp soluğu yakın dostu O.A. nın yazıhanesinde almış. 
- Gardaşım O.A.,  şu senette imzası olan pezevenk hem borcunu vermiyor, hem de imzasını inkar ediyor. Vallahi de billahi de imza o dürzünün. Ama benim değil diyor. Al şu senedi bu ahlaksızı sıçırt, yarısını sen ye yarısını ben. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

171- ONLARDA SENİN 
Geyik Ali Ağa koyu bir CHP muhalifi, karısı da koyu bir CHP’li. 27 Mayıs ihtilalinin CHP’lilerin kışkırtmaları sonucu meydana geldiğine inandığından olacak 27 Mayıs sabahı elinde tespih evin içinde bir ileri bir geri öfkeli öfkeli yürüyor. Bir yandan da ihtilali yapanlara, CHP’lilere ana avrat küfrediyormuş. Kocasının küfürlerine dayanamayan eşi aynı öfkeyle Ali Ağaya diklenmiş: 
-Onlarda senin evradını…. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

172- AHİRETTE GÖRENLER 
Adamın ödünç ve borç aldığı  şeyleri geri vermemek gibi bir huyu 
varmış. Borç taktığı bir dükkan komşusu alacağını istemiş tahsil edemeyince: 
-Ayıp ayıp boyundan posundan utan. Ahirette alacakları peşine düşse, görenler bu hangi peygamber diye şaşırır kalırlar, demiş. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

173- GÜL ÇAVUŞ MEHMET AĞA 
Köyünden kalkıp alışveriş için şehre gelmişti. Hacı efendi 
çarşısında bir manifaturacının önüne heybesini bırakıp selam verdi. 
  Dükkancı: 
-Hoş geldin ağa. Adın ne senin bakalım? 
-Gül Çavuş Mehmet Ağa… 
-Bak arkadaş, gül mevsimi geçti. Çavuşluk askerde kaldı. Ağa ananın uydurması. Sen şuna doğruca Mehmet de… 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

174- OĞLAN DOĞURACAK KIZI 
Nevşehirli Mal Müdürü Süleyman bey Kayseri’den evlenmiş. Peş 
peşe beş kızı olmuş. Bir gün  sohbet esnasında yakın dostu Cıngıllıoğlu Salih Efendiye bu durumdan şikayetçi olunca, Salih Efendi: 
-Kayserili oğlan doğuracak kızı sana hiç verir mi? Demiş. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

175- BEŞ HASTA VAR 
Semih Lütfü Kitapevi Ethem İzzet Benice’nin “Üç Hasta Var” adlı 
Eserini yayınlamış. Hemşehrimiz Behçet Kemal Çağlar kitabı hicvetmek amacıyla şöyle yazmış: “Beş hasta var, üçü kitapta, biri yazarı, biri naşiri”. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

176- PİDENİ YERİM PİDENİ   
Zeki Yahyabeyoğlu İstasyon lokalinden çıkarak bir taksiye biner. 
Aylardan Ramazan vakit iftara yakın. Taksi biraz hızlıca gitmekte iken Arif Molu’nun apartmanının önünden bir genç kız ellerinin üzerinde iki pideyle karşıya geçmek üzere yola atlar. Otomobil büyük bir cayırtı ile durduysa da kızcağız hiç istifini bozmadan yolu geçiyor. Şoför çılgına döner ama küfredemez. Hem ramazan hem iftar vakti. Ön kapıyı açarak bir ayağını yere basıp öfkeyle kızın arkasından seslenir: 
-Pideni yerim pideni. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

177- SOFA DAMINDAN UÇ 
Ali Ağanın karısı tarikata girmiş. Gözü ne ev ne kova ne evlat 
görmüyormuş. Gece gündüz vaktini hu çekerek geçiriyormuş. Adamın canına tak deyince bir gece sabaha karşı usulca zerzeniye inerek oradan: 
-Ya Ayşe sen eriştin, uç uç, diye seslenmiş. 
Ayşe hanım büyük bir heyecanla gaipten gelen sese sormuş: 
-Nereden uçayım ya Resul Allah? 
-Sofa damından uç, sofa damından uç 
Ayşe hanım pür heyecan sofa damına çıkmış. Sonuç malum… 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

178- HAYRET EMMİNİNKİNDE DE BÜYÜĞÜ VARMIŞ 
Bünyanlı Hasan Hüseyin Emmi “Kayseri’yi bir göreyim” demiş, eşeğine binmiş Kayseri’ye gelmiş. Kayseri’ye varınca bir ağanın konağında,  konuk olacağının hayalini kuruyormuş. Şehre girince bir ağa konağı sormuş. Kendisine civardaki hanı göstermişler. Hana girip, eşeğini bağlamış. “Hayret,  Hasan Hüseyin ağanınkinden de büyüğü varmış”, diye aklından geçirerek ahırdan çıkarken hancı arkasından yetişmiş. Ağanın omzuna dokunmuş: 
-Ağa para vermeyecen mi? 
-Ne parası? 
-Han parası 
-Ne kadar? 
-60 para. 
Hasan Hüseyin Ağa 60 parayı vermiş ve arkasından seslenmiş: 
-İmanımın uyanık Kayserilisi. Ben de seni bir ağa sanmıştım. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

179- DEFTERDE YER OLURSA 
Yakın bir arkadaşı rahmetli Taki Cebeci’ye sorar: 
-Şu şu haltları, şu şu kusurları işledim. Acep Allah günah yazar mı? 
Arkadaşını iyi tanıyan Taki bey cevap verir: 
-Yazmasına yazar da defterinde yer bulursa… 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

180- BİR GECE ONDASIN BİR GECE BENDE 
İki katlı bir evde mutlu bir yaşantıları varmış. Hatice Hanım büyük bir şanssızlık eseri felç olmuş. Yatalak hale gelmiş. Evine, eşine, işine bakamadığı gibi kendisi bakıma muhtaç bir duruma düşmüş. Eşi Mustafa Ağanın çok zorda kaldığını gözleyen yakınları onu evermeye karar vermişler. Amaçları eve, aşa, bu arada yatalak hastaya bakacak biri olsun. Münasip bir aday bulmuşlar. Baş göz etmeyi başarmışlar. Evin üst katı eski hanımı alt katı yeni hanıma tahsis edilmiş. Gerekli düzenlemeler yapılmış. Mustafa Ağa gerdeğe girecek arkadaşları kapıdan içeri itmişler. Karanlıkta ayağına bir şey dolaşmış. Felçli karısı sürünerek aşağı kadar inmiş kocasını bekliyormuş. Yalvaran bir sesle kocasına: 
- Bak sonra hakkımı helal etmem. İki elim yakanda, bir gece ondasın bir gece bende…. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

181- ANNEN NE DEDİ KIZIM 
Öğretmen Muzaffer Hekimgil ilkokul birinci sınıfa başlayan öğrencilerin ilk dersinde kalem, defter, silgi gibi malzemelerini denetler. 
Bir kısım öğrencilerin kurşun kalem yerine kopya kalem getirdiğini görünce öğrencilere tembih eder: 
-Kopya kalem kullanmayacaksınız. Getirenler yarın onu kurşun kalem ile değişsin. 
Ertesi gün yaptığı kontrolde sadece bir kız öğrencinin kopya kalem getirdiğini görür ve: 
-Kızım hani kurşun kalem getirecektin. Söylediklerimi annene  söylemedin mi? 
Çocuk safiyane cevap verir: 
-  Söyledim. 
-Peki ne dedi? 
-Öğretmeniyin lafına oss…….yım dedi öğretmenim. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

182- BİR NAMIK KEMAL’İN BABASI OLABİLİRİM 
Kayseri Halkevinde vatan şairi Namık Kemal’i anma toplantısı yapılıyordu. Bilindiği gibi Namık Kemal’in babasının adı Asım’dır. Ön sıralarda oturan halkevi başkanı Kazım Yedekçioğlu bloknotundan kopardığı kağıda bir şeyler yazarak arka sırada oturan Asım Yahyabeyoğlu’na uzattı. Kağıtta “Bak Asımcığım bir Namık Kemal olamadın” yazılı idi. Yahyabeyoğlu oracıkta aynı kağıdın arka yüzüne yazdığı notu Kazım beye uzattı: “Namık Kemal olamadım ama belli olmaz. Bir Namık Kemal’in babası olabilirim.” 
(Asım YAHYABEYOĞLU)   

183- B.K.DEŞİRİN GELİN 
Ahmet ve Mehmet 8-10 yaşındalar bağda göçülüler. Bağlarda çocuklar sığırlarını kurumuş dışkılarını (tezek) toplayıp eve getirirler. Anneleri onu yakacak olarak kullanır. Kır ocağında yakıp üzerinde yemek yapar, ekmek (bazlama) pişirir. 
Yine böyle bir akşamüzeri tezek stokunun tükendiğini gören Adviye Hala bağda oynamakta olan çocuklarına seslenir. 
-Ulan Ahmet, ulan Mehmet… B.k. deşirin (toplayın) gelin, şimdi babanız gelecek ne yiyecek? (Asım YAHYABEYOĞLU) 

184-İÇİNDEN DEVE ÇIKACAK DEĞİLDİ YA! 
Valilerimizden  rahmetli Nazmi TOKER denetim ve gezi amacıyla Erkilet bucağına gitmiş.Bucak halkı vali beyi karşılayıp gereken hürmeti göstermişler. Mevsim yaz köy kahvehanesinin önünde sohbet başlamış. Vali beye Türk kahvesi ikram edilmiş. Aksilik buya kahveden bir sinek çıkmasın mı? Vali bey öfkelenmiş ve başlamış söylenmeye ileri gelen yaşlılardan: 
- Biri ne kızıyon Vali Bey 100 paralık kahveden deve çıkacak değil ya. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

185- İRTİFA KAÇ? 
Kayseri Hava İkmal Merkezinin Havagücü Spor Kulübü vardı. Mahalli ligde birinci olunca maç yapmak üzere Adana’ya gitmesi gündeme gelmiş. Hava İkmal Merkezi Genel Müdürü ve Komutanı Pilot Tuğgeneral Mehmet Ali PEKMAN, Beden Terbiyesi Bölge Müdürü İbrahim BAMYACIOĞLU ve Beden Terbiyesi Bölge Saymanı Zeki YAHYABEYOĞLU birlikte takımla Adana’ya gitmişler. Maçı Havagücü kazanmış. Keyifli bir şekilde Kayseri’ye dönmekte iken İncesuyu geçtikten sonra Paşa’nın otomobili yeni sürülmüş herk bir tarlaya uçmuş. Bereket 4 tekerliğinin üstüne düşmüş. Bu nedenle de toprağa gömülmüş kapıları açılmaz olmuş. Mehmet Ali Paşa ön koltukta uyuyormuş. İbrahim ve Zeki beyler telaşla Paşa’ya: 
-Paşam uçtuk uçtuk uyanın, diye seslenmişler. 
Paşa kayıtsız bir şekilde sormuş. 
-İrtifa kaç?  (Asım YAHYABEYOĞLU) 

186- KIBLE NE TARAF 
Rahmetli Mehmet Turnacıoğlu uçakla Ankara’ya gidiyormuş. Uçak 
havalandıktan biraz sonra Turnacıoğlu zile basıp hostesi çağırmış: 
-Namaz vakti geldi kızım kıble ne taraf? 
Hostes hanım meslek yaşamında hiç karşılaşmadığı bir soruya muhatap olmuş. Bir an duralamış, sonra: 
-Bir dakika müsaade edin kaptana sorayım, demiş. 
Kokpite kadar gidip döndükten sonra: 
-Kaptanın selamı var, Ankara’ya kadar sabretsinler. Orada kaza ederler diyor, demiş. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

187- ALDIĞINI GETİRSEYDİN 
Hacı Seyit Mehmet Ağa yardımsever, kimseyi incitmeyen, insanlara iyilik ve yardım edinmeyi şiar edinmiş kişiliği ile ün edinmiş bir insanmış. Bir gün bir tanıdığı hocadan beş lira ödünç istemiş. Hoca efendi dükkanın ön kısmında üzerinde oturduğu minderin ucunu kaldırıp oradan aldığı beş lirayı adama uzatmış. Aradan zaman geçmiş, aynı kişi yine gelmiş. Hocadan bir beş lira daha ödünç istemiş. Hoca minderin ucunu kaldırıp bakmış ve: 
-A evladım, burada para yok. Geçenlerde aldığın parayı getirseydin yine buradan alıp götürürdün, demiş. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

188- ARMENEK 
Mehterin Yunus Ağanın Armenek adında gayrimüslim bir katibi 
vardı. Bir gün Armenek’in karısı hastalandı. Armenek ağanın huzuruna çıkıp ilaç almak için para ihtiyacını söyleyince ağa büyük bir iyi niyetle : 
-Oğlum Armenek, şimdi ilaca niye para vereceksin. Geçenlerde kadınım hastalanmıştı. Doktor bir sürü ilaç verdi. Ama hiç birini içmedi. Eve git o ilaçları al hastana içir. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

189- KAFI GAYIN OKUYANLARDANIK 
Yüzbaşı birliğine yeni gelen erleri tanımak istiyormuş. Sabah 
içtimasında erleri dizmiş ve: 
- Sivaslılar bir adım öne çıksınlar. 
Birkaç Sivaslı çıktı. 
- Nevşehirliler bir adım öne çıksın. çıktılar. 
- Kayserililer bir adım öne çıksınlar. 
Birkaç er öne çıkmışlar. Tam bu esnada arkadan bir el kalkmış. 
-Yüzbaşım şu yanı başında duran arkadaş Kayserili değil. 
Yüzbaşı işaret edilen çocuğu yanına çağırdı. 
-Sen nerelisin? 
-Gonyalıyım. 
-Niçin Kayserililer ile çıkıyorsun? 
Er muzip bir şekilde cevap verdi: 
- Ne fark eder yüzbaşım. Ha Gayseri ha Gonya … Kaf’ı Gayın okuyanlardanık. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

190- NE ÇABUK UNUTTUN 
Kuşoğlu Bekir Efendi öğretmen okulunu bitirip geldikten sonra 
Billur Bağlarında otururken karşı tepeleri  işaret ederek: 
-Şu tağlar, ne tağları, diye güya dil kırmış. 
Yakın arkadaşı pastırmacı Faik Sarıyazgan: 
-Ne çabuk unuttun Bekir, b.k deşirdiğimiz (tezek) dağları. 
(Asım YAHYABEYOĞLU)     
    

191- KAPIYA BASTIRILACAK ALET DEĞİL 
Rahmetli Ahmet Hilmi Güçlü Düvenönün’de Asım YAHYABEYOĞLU’na rastlamış. Yahyabeyoğlu hocanın elini öpüp hatırını sormuş. Hoca: 
-Kulak asma iyi değilim. 
Yahyabeyoğlu: 
-Hayrola hocam, diye sormuş. 
Hoca: 
-Doktorlar damar sertliği diyorlar. Yaşlılıktan ileri gelirmiş. İhtiyarlık kapıya bastırılacak bir alet değil. Niye dersen? İnsan ihtiyarlayınca yumuşak durması gereken yerleri sertleşiyor. Sert durması gereken yerleri yumuşuyor. 
(Asım YAHYABEYOĞLU) 

192- EKMEK Mİ KETE Mİ YERSİNİZ? 
Hacı Seyit Mehmet Ağa Hisarcıktaki bağını belletmek için amele götürmüş. Bir süre çalışan işçiler: 
-Ağa karnımız acıktı. Bize biraz yemek ekmek getirsen, demişler. 
Hacı: 
-Şimdi ekmek mi yersiniz yoksa biraz bekler kete mi yersiniz, diye sormuş. 
Ameleler: 
-Çoktandır kete yemedik, biraz daha sabredelim kete yiyelim, demişler. 
Bir vakit sonra hacı efendi sofrayı kurmuş ekmekleri getirmiş. Kete bekleyenler umduklarını bulamamanın düş kırıklığı ile: 
-Hacı efendi hani bize kete yedirecektin ne oldu?, diye sorunca hacı efendi cevabı kondurmuş. 
-Oğlum insan acıkınca ekmek kete olur, der. (Asım YAHYABEYOĞLU) 

193- ESKİ ZAMANLARIN HATIRASINA BİR DAYAK 
Uzunyayla’da etnik kabileleri bir arada tutan kültürler mozaiğidir. Pınarbaşı’nın Yukarı Boran köyü daha önce Çerkezlerin çoğunlukta olduğu bir köydür. Ali Çavuş kabilesi de bu köye göçmüş. Köyde büyük zorluklarla karşılaşmış. Her gün kavga nizah… Yıllar bu şekilde akıp gitmiş. Artık Ali Çavuş ve akranları yaşlanmışlar. Köyde kavga ettiği komşuları, arkadaşları birer ikişer bu dünyadan göçüp gitmişler. 
Harman zamanı bakmış ki Ali Çavuş, kendini yıllar önce döven bir komşusu geliyor. Çocuklarını, kabilesindeki gençleri toplamış. 
-Bakın, şu gelen adam zamanında bana çok kötülük etti. Bizim harmanın yanından geçerken, harmanımızı niye çiğniyorsun diye bir bahane atın ortaya, dövün adamı. Ben size höt hüt der, biraz kızarım, demiş. 
Adam, harmanın yanından geçerken gençler: 
-Ulan harmanımızı niye çiğnedin, diyerek yabalarla dirgenlerle adama vurmaya başlamışlar. Ali Çavuş saklandığı yerden çıkarak: 
-Ulan namussuzlar, babanız dedeniz yaşındaki adamı dövmeye utanmıyor musunuz, diye bağırıp çağırmaya başlamış. 
Yerde yatan adam eliyle ağzının kenarını silerken: 
-Vallaha Ali Çavuş büyük adam diyordum da kimse inanmıyordu, demiş. 
(Ziya Şahin) 

194- BASTONA DAYANA DAYANA 
Kayseri eşrafından Cıngıllıoğlu’nun Nuh Naci Ağa, bağına bir Kıbrıs eşeği ile gider gelirmiş. Bir ayağı aksayan ve baston kullanan Esat Ağa ise katırla. Bir gün Nuh Ağanın eşeği aksamaya başlamış. Esat Ağa yolda yetiştiği Nuh Ağaya saygıda kusur göstermek istemediği için geçmezmiş. Yanında durur ama takılmadan da edemezmiş: 
-Nuh Ağa eşeğin yiğit derdin. Sürsene niye ağırdan alıyorsun? 
Nuh Ağa dostuna cevabını yapıştırmış: 
-Esat Ağa bizim eşek ağa adamdır. Bastonla yürümek istiyor bugün. İşin acele ise sen sür git. (Nevzat TÜRKTEN) 

195-ASKER ARKADAŞLAR 
Kayserili Mehmet Ağa, Çanakkale’ye askerlik görevine gider. Orada 
Trabzonlu Cengiz ile aynı bölükte görev alır ve onunla tanışıp candan arkadaş olurlar. 36 ay askerlik süresince birbirlerine kenetlenir kan kardeşi olmaya karar verirler. Derken askerlik bitiminde Mehmet Ağa Kayseri’ye, Cengiz Ağada Trabzon’a döner. Aradan 25 yıl geçer. Birbirleri ile sadece mektupla iletişim kurarlar. Cengiz Ağa bir gün yol güzergahı Adana’ya giderken Kayseri’de iner ve askerlik arkadaşını ziyaret için evine gider. Hoş-beşten sonra hal-hatır sorulur. Cengiz Ağa üç tane çocuğu olduğunu bunların ziraat ile uğraştığını  söyler. Kayserili Mehmet Ağa ise dört tane oğlu olduğunu bunları iki tanesinin akıllı iki tanesinin de akılsız olduğunu söyler. 
-O nasıl oluyor diye Cengiz Ağa sorar. 
Mehmet Ağa akıllı olan bir tanesi kundura dükkanı açtığını diğerinin ise giyecek üzerine dükkanı olduğunu , diğer ikisinin ise birinin öğretmen diğerinin ise memur olduğunu söyler. Cengiz Ağa kızar: 
-  Ulan sen nasıl konuşuyorsun okuyan mı okumayan mı akıllı?. Ben bu iş anlayamadım der. Mehmet Ağa ticaretle uğraşanlar has Kayserili okuyanlar ise Trabzonludur, der. (Dursun KIZILIŞIK) 

196-  OSMANLI KADINI 
Anadolu’da Osmanlı diye tabir edilen kadınlarımızdan biri ilçemize 
bağlı Ganişeyh köyünde aile içerisindeki otoriteyi eline almış. Bu anamız sadece otoriteyi değil parayı da eline almış. Bir gün beyine 10 lira para vererek Akkışla’ya gidip bozdurmasını tembih etmiş. O da Akkışla’ya gelerek parayı bozması için bakkala uzatmış. 10 lirayı alan bakkaldaki kişi 7,5 lira vererek amcayı göndermiş. Amca köye gittiğinde parayı karısına vermiş. Karısı parayı sayıp 2,5 liranın eksik olduğunu görmüş ve paranın 2,5 lirasını ne yaptığını sormuş. Ana Osmanlı da baba Osmanlı değil mi! O da hemen cevabı vermiş: 
-Hey avradını … kızı elin adamı parayı bedavaya mı bozacak. 
(Turan AKŞİT) 

197-  ÇANAĞIN MARİFETİ 
Ticarette ün yapmış Kayserili iş adamlarımızın yurt içinde olduğu 
gibi dünyada da ünü duyulur. Bunu duyan İsrailli bir esnaf : 
-Bu nasıl olur, dünyada ticarette bizim üzerimize insan yoktur. 
Bunun için Kayseri’ye gelir. Tam çarşı ortasında yürürken eski bir bakkalın önünde bir kedi bir çanaktan karnını doyuruyor. İsrailli bir çanağa bakar, bir de kediye. Çanak çok pahalı antika bir tas. Hemen, Kayseriliyi bir kandırayım diye düşünür: 
-  Efendim şu kediyi bana satar mısın? 
- Satarım. 
İsrailli kediyi alır. Fakat gözü çanaktadır. Biraz gezer dolaşır: 
-Efendim bu kedi bu çanaktan yemeye alışkın. Ne olur şu çanağı da verin, der. 
Kayserili: 
-Efendi ben o çanağın yüzü suyu hürmetinde günde 20 tane kedi satarım, der. (Ahmet KILIÇLI) 

199- TANRI ULUDUR, TANRI ULUDUR 
Camikebir Mahallesinde Cin Padişahı namıyla bilinen merhum Mustafa Bediz, Camikebir’de müezzinlik yapmaktadır. Caminin biraz yakınında Sadilerin Kayanın altında da kendisinin bahçesi vardır. O devirde de ezan Türkçe okunuyor. 
Padişah Emmi, minareye çıkar vaktin ezanını okumaya başlar: 
-Tanrı uludur, Tanrı uludur! 
Bu arada gözü bahçeye ilişir ki başıboş hayvanlar bahçesinde dolaşıyor. Bu durumu karısı Nazile Hanım’a duyurmak için ezanın devamını şöyle getirir: 
-Nazile gedene (bahçe) hayvanla doludur! (Ali Cengiz) 

200- BU RENK, BU GÜN OLMASIN 
Develi’de yaşayan Seyrani Babanın ineği ölür. Niğde’deki ahbabı 
Kuddisi babaya mektup yazar. “Kardeşim çocukların ineği öldü, bana bir inek bul. Yalnız sarı olmasın, kırmızı, siyah v.b. bütün renkleri sayarak zikredilen renklerden olmasın” der. Kuddisi Baba mektuba bir göz atarak cevap yazmaya başlar. “Dostum istediğin ineği buldum. Almaya Pazartesi gelme, Salı gelme, bütün günleri sayarak bu günlerde gelme” der. Seyrani Baba mektubu alır bakar, haftanın bütün günlerinde gelme diyor. Seyrani Baba düşünür ne zaman gitsem diye. Hemen zekasını kullanarak bayram günü gider. Kuddisi Baba: 
-Neden bugün geldin, bugün Salı, der. 
Seyrani Baba: 
-O zaman yola çıkalım gelene gidene soralım bugün ne? 
Yola çıkmışlar gelene gidene sormuşlar. Herkes bugün bayram demiş. Böylelikle Seyrani baba iddiasında haklı çıkmış. 
(Musa GÜNAÇ) 

>İşte 150 Kayseri fıkrası…

>101- MOR DUT 
Muzip Mehmet Emmi arkadaşlarına: 
-Bugün sizi Dere Bağlarına mor dut yemeye götüreceğim. Şu saatte falan yerde buluşalım. 
Oradan ayrılır Dere Bağlara yalnız gider, ne kadar bulduysa tavuk kurdu toplar poşet içine saklar. Gece olur arkadaşları ile anlaştıkları yerde buluşur. Yola düşerler, dere bağlara dut yemeye. Mehmet sakladığı yerden tavuk kurdunu alır, dut sallamak üzere dut ağacına çıkar. Başlar dut sallamaya. Bir yandan da poşette biriktirdiği tavuk kurtlarını da serper aşağıya. Ay ışığı olduğu için mor dutlar tam olarak seçilemez, ne gelirse yemeye başlarlar. Devam ederler yemeye, tabii bir duttan, bir kurttan. İçlerinden biri başlar: 
-Lan Mehmet amma da ekşiymiş bu dut. 
Tepeden gülmeye başlar Mehmet Emmi. Arkadaşları şüphelenir 
-Ne gülüyorsun sen lan. 
-Aklıma bişi geldi onun için gülüyorum. 
Epey zaman geçtikten sonra olayı unutturur, söyler: 
- O yediğiniz dut değil tavuk kurduydu. (Abdulkadir KOÇ)   


102- DİŞ ÇEKME 
Rahmetlidir, Cadalın Şambal Emmi derlerdi. Şakacı bir insandı. Bir gün misafirliğe gitmek üzere yola çıkarlar. Şambal Emmi, abasının(annesinin) kolundan tutar, yavaş yavaş yürürler. Yaşlılarımız büyük motorlu vasıtaları hiç görmemişlerdir. Yeşilhisar’a o tarihlerde yeni yeni kamyon girmektedir. Yol kenarına bir Man kamyon durmuş. Ön kaputu kaldırılmış, şoför arabanın önünde arabanın arızasını gidermektedir. Gazına basılmış, yüksek sesle çalışmaktadır. Şambal Emminin abası ürperir, sorar: 
-Gadasını aldığım, kölesi olduğum Şambalım, hayvanın ağzını aşmışlar neydiyorlar?   
Şambal Emmi bu ya hemen başlar: 
-Aba aba dişi ağrıyormuş, dişini çekiyorlar. 
-Hele Şambalım, kölesi olduğum, nasıl bağırıyordu hayvan. (Abdulkadir KOÇ) 

103- BUNA SAMAN MI YETER? 
Yıl 1922-1923 yıllarıdır. Yeşilhisar’a tren istasyonu kurulmuştur. O tarihte doğanlara ilçemizde tren çocuğu derler. Törenle istasyonun açılışı yapılacaktır. Davullar zurnalar çalınmaktadır. Bütün halkımız davete katılırlar. Genç yaşlı,çoluk çocuk hep oradalar.. Çığırtkan (dellal) başlar: 
- Geliyor! geliyor! 
Merakla bakarlar. Raylar üzerinde bayraklarla ve çiçeklerle süslü simsiyah, iri gözlü kocaman çok gürültülü sesle gelen bir mahlukat görürler. İstasyon önüne tören yapılan yerde durur. Konuşmalar yapılır, büyük bir alkış tufanı ile istasyon hizmete açılır. Tren istasyonda görücüye çıkartılır. Millet ürkek tavırlarla altına üstüne bakar. Epey incelenir. Söylenmeye başlarlar: 
-Vay anam vay, ulan buna (öküze) ne su yiter ne de saman! 
(Abdulkadir KOÇ) 

104- KÜFÜR ETME 
Yeşilhisar Belediyesinde arazi su memuru olarak görev yapan 
rahmetli Mustafa Emminin, kulağı ağır duymaktadır. Yüksek sesle konuşmak gerekir. İhtiyaca binaen, su tutmak istemekte olan bir vatandaşımız sorar: 
Mustafa Emmi gavur arkının suyu nereye akıyor? 
Lakin Mustafa Emmi hiddetlenir. Küfrettiğini zannederek başlar bağırmaya: 
- Sensin ulan gavuroğlu gavur. (Abdulkadir KOÇ) 

105- ALİ KAHYALARIN EŞEĞİ 
Ali Kahya lakabı ile anılan rahmetli Hacı Ali Emmi , sevilip sayılan bir insanmış. Hiç kimsenin kırılmasına incinmesine müsaade etmezmiş. Her gördüğü küçüğün büyüğün hal ve hatırını sormadan geçmezmiş. Ali Emminin yoldaşı uyumlu bir eşeği varmış. Hayvancağız yaşlı mı yaşlı, sürekli gidip geldiğinden Ali Emmi’nin de her gördüğü insanla mutlaka konuşacağını bildiği için hayvan alışkanlık haline getirmiştir, “dur (çüş)” demeden hayvan insan gördüğünde dururmuş. Ali Emmi eşeğe biner bağa çalışmak üzere yola çıkar. Karşıdan bir vatandaş gelir. Eşek adama doğru yanaşır, durur. Ali Emmi: 
- Yürü eşek yürü. Ben bu adama küsüm. (Abdulkadir KOÇ) 

106- HACI LEYLEK 
Mehmet Emmi oğlu Hacı’yı okula kayıt ettirir. Okullar açılır çocuğu götürür, teslim eder. Çocuğun adı Hacı soyadı Leylektir. Bizim yörede leylek kuşuna hacı leylek derler. Okullar açılır öğrenciler sınıflarına paylaştırılır. Bay ve bayan öğretmenler sınıflarına girer, öğrencileri ile tanışma faslı başlar. Bayan öğretmen teker teker öğrencilerin adını soyadını sorar öğrenir. Sıra gelir Hacı’ya: 
-Senin adın soyadın ne yavrum? 
-Hacı Leylek öğretmenim. 
Öğretmeni afallar kendisi ile alay ettiğini zanneder. Tutar kolundan okul müdürüne şikayet eder. 
-Müdürüm daha ilk günden bu çocuk benimle alay etmeye başladı. Ben bunu sınıfıma almam. 
Müdür nüfus cüzdanını gösterir, çocuğun adı ve soyadının doğru olduğuna öğretmeni inanırlar. (Abdulkadir KOÇ) 

107- BEN NEBİYİM 
Yeşilhisar Milli Eğitim Müdürlüğünden emekli hizmetli memur Mustafa Emmi, lakabı Nebidir. Herkes Nebi Emmi olarak tanır, bilir. Bizde kişiye sorulduğu zaman bu nedir diye, bilmediği zaman “nebiyim” der. Zamanın İlçe Milli Eğitim Müdürü, Nebi Emminin çalıştığı okula telefon eder. Okul müdürü yerinde değil sınıftadır, telefonu duymaz. Görevli Nebi Emmi telefonu açar: 
-Hık ne diyon, 
Müdür sorar: 
-Sen kimsin oğlum? 
Nebi Emmi müdürün sesini alır, kendin çekidüzen verir cevap verir: 
-Ben Nebiyim hocam. 
Müdür dalga geçtiğini zanneder kızar: 
-Çabuk okul müdürünü çağır bana. 
Müdür gelir: 
-Kardeşim o görevli kim ise benimle alay ediyor. Sen kimsin diyorum ben nebiyim hocam diye konuşuyor. 
Okul müdürü: 
- Sayın müdürüm onun lakabı Nebi’dir, o nedenle ben Nebi’yim demiştir der, gülerler. (Abdulkadir KOÇ) 

108- CÜCÜNÜN TAZISI 
Cücü Emmi derler, rahmetlidir. Kendisi av hastasıdır. Canı sıkıldığı an tazısını alır ava çıkar ve içindeki sıkıntıyı atarmış. Yine bir gün Cücü Emmi’nin canı sıkılır, tüfeği alır, malzemelerini alır, tazıyı da yanına alır, yola çıkar. Ama tazı yorgun ve bitkin bir vaziyette, gönülsüz gider. Başlar arazide tavşan aramaya. Nihayet bir tavşan görür, hemen oturur tavşanı kaçırmak istemez. Cücü Emmi hemen tavşanı tazıya gösterir, ama tavşanı tazı bir türlü görmek istemez. Çünkü gönül gitmiştir. Cücü Emmi kızar, tüfeği sıkar, ıskalar ve tavşan kaçar. Tazı başlar Cücü Emminin gözünün içine. Cücü Emmi çok sinirlenir, döner tazıya der ki: 
-Davşanı görmediğine a…….. k……….. der. Söver. (Abdulkadir KOÇ) 

109- SUS LAN 
Vezilet Eme yaşlı ama çok sinirli, tahammülü olmayan sürekli 
küfreden biridir. Yeşilhisar’da Kel Vezilet lakabıyla tanınır. Sövmesi kimseye batmaz. Herkes hoşgörülü davranır. Şahit olarak mahkemeye hakim huzuruna çıkar, Vezilet Eme. Duruşma başlamadan hakim beye derler: 
-Efendim bu kadın çok küfreder, seslenme de şunu bir sövdürelim. 
Hakim “olur” der, seslenmez. Duruşma başlar. Hakim: 
-Söyle Vezilet Hala olay nasıl oldu anlat. 
Vezilet Eme başlar anlatmaya, ama mahkeme katibi Ali Ağabey o fırsatı tanımaz Vezilet Emeye. Başlar daktilo ile yazı yazıyormuş gibi takırdamaya. Vezilet Eme dayanamaz uyarır: 
-Ali oğul, kes şu tıkırtıyı da hakim beyin söylediğini anlayalım. 
Aldırmaz Ali AĞABEY devam eder. En son patlatır Vezilet Emeyi. Başlar bağırmaya: 
-Karabitin oğlu Ali, ha İrmeninin oğlu Ali, sus da hakimin ne didiğini anlayalım. 
Mahkemedeki herkes kahkahalarını tutamaz.  (Abdulkadir KOÇ) 

110- ARMUTTAN YİMEYENİN 
Hasan Emmi, rahmetli her konuşmasında küfürlü konuşan biridir. Lakabı Kemiğin Hasan derler, öyle tanınır. Küfür etmesi hiç kimseye dokunmaz, sevilen sayılan biridir. Hasan Emmi hacca gitmiş, gelmiştir. Zamanın müftüsü: 
-Hacı Hasan efendi artık küfür yok. 
-Tamam hocam, küfür etmem artık. 
Otururlar kahvehane önüne Hasan Emminin sohbetini dinlemektedirler. Birkaç kişi anlatır: 
-Hasan Emmiyi kızdıralım da bir sövsün. Hacı olunca da sövecek mi bakalım. 
Tam sohbetin tatlı anında biri gelir: 
-Yav Emmi helal et, armuttan bir tane yedim dayanamadım. 
-Helal olsun oğlum yiyin. 
Sohbet yine devam eder. İkinci gelir: 
-Emmi armuttan dayanamadım bir tane de ben yedim ,helal et. 
-Helal olsun oğlum. 
Sohbet yine devam eder. Üçüncüsü gelir: 
-Emmi armut, der demez  çok sinirlenen Hacı Hasan Emmi kahve önünde sandalye üzerine çıkar, başlat bağırmaya: 
Ulan benim armudu görüp de yemeyenin a……… k…….. der, oturur. 
Müftü: 
-Yav Hacı hani küfür yoktu. Söz verdiydin. 
-Ne yapak hocam, onu da yapmıyak  da karnımız  şişip çatlıyak da ölek mi! der, gülerler. (Abdulkadir KOÇ) 
    
    111- HELVA ALAYIM MI 
Liliyar Emmi’nin askerlik çağı gelir, askere gider. Okur yazar değildir. Zaman geçer gider. Bölük komutanı saf ve temiz olduğunu anlar, sürekli kollar gözetler, güven sağlar Liliyar Emmiye. Bir gün Liliyar Emmiyi bölük komutanı çağırır: 
-Gel oğlum. Al şu parayı bana kantinden şunları şunları al gel bakalım. 
Liliyar Emmi: 
-Emredersin komutanım. 
Ama Liliyar Emminin canı helva istemiş alacak parası yoktur. O düşünce ile ne alacağını da unutur. Tekrar komutanın yanına gider. Komutan: 
-Aldın mı oğlum? 
Liliyar Emmi: 
-Komutanım o dediğinizden bulamazsam, helva alayım mı? 
Komutan anlar: 
- Hadi git de al. (Abdulkadir KOÇ) 

112- FABRİKANIN SAHİBİ DE… 
Kayserilinin biri Amerika’ya gitmiş. Amerika’da parası bitmiş. İşe 
girmek zorunda kalmış. Bir fabrikada iş bulmuş ve işe başlamış. İş yerinde bir Kayserili ile tanışmış. Yeni giden Kayserili diğer Kayseriliye: 
-Kaç yıldır Amerika’da çalışıyorsun? 
Diğer Kayserili cevap vermiş: 
- On yıldır çalışıyorum. 
Yeni gelen Kayserili 
-Nasıl olup da bu fabrikayı satın alamadın? 
Kayserili hiç düşünmeden cevap vermiş: 
- Fabrikanın sahibi de Kayserili de ondan! (Hayrettin BOZBEK) 

113- TORUNUN ADI NEYDİ 
Bünyan’da İkbal Öztürk, kızı Canan hastalanınca annesinden yardım istemiş. Ferdane Ana yaşlı başlı kadın, torununun elinden tutmuş, onu doktora götürmüş. Doktorun yanına vardıklarında doktor Ferdane Ana’ya torununun adını sormuş. Ferdane Ana düşünmüş torununun adını bir türlü hatırlayamamış. Küçük yaştaki torun da zaten doktordan korktuğu için adını sorduklarında söyleyemiyormuş. Doktor, Ferdane Anaya: 
-Şimdi gidin, çocuğun adını öğrenince gelin demiş. 
Yolda Ferdane Ana, torununa kızıyormuş: 
-İnsan adını hatırlamaz mı? Canan deseydin ya… 
Çocuk mahcup evin yolunu tutarlar. Ferdane Ana, kızı İkbal’e torununu şikayet eder. 
-Daha bu adını söyleyemiyor. Benim adım Canan diyemiyor. 
İkbal, anasına: 
-Peki ana, o daha çocuk, doktordan korkup adını unuttu. Sen niye torununun adını unuttum anacağzım, demiş. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

114- PARA HESABI 
Kayserili bir adam çok zenginmiş. Çocuğu bir gün babasından 5 bin lira istemiş. Babası: 
-Ne yapacaksın 4 bin lirayı- 3 bin lirayı? 2 bin lira nerene yetmiyor. Al şu bin lirayı, 500’ünü geri getir. (Aslı TÜRKMEN) 

115- KILIĞA GÖRE TIRAŞ PARASI 
Kıranardılı bir vatandaşın geçirdiği kazadan dolayı eli yüzü yanmış, 
yüzünde belirgin izler kalmıştı. Yaptığı işten dolayı da o gün hırpani bir kılıkta. Görünümü karşıdaki kişiye fakir fukara, kimsesiz havası vermekte. O gün tıraş olmak için amele pazarında bulunan bir berber dükkanına girer. Berbere: 
-Bir sakal tıraşı yap.. 
Berber müşterinin haline vaziyetine bakarak içinden: 
- Bu adam fakir fukara birine benziyor, bu nasıl olsa para da vermez diyerek adam için taze jilet kullanmayı düşünmez. Kullanılmış jiletle adama acı ve eziyet çektirerek bir güzel tıraş eder. Tıraş olan adamın gözlerinden yaşlar gelir. Sesini de çıkartmaz. İş bittikten sonra berbere dönerek: 
-Eline sağlık borcum ne kadar? 
-On kuruş. 
Müşteri kendisinden beklenmeyecek bir tavırla çıkartır, o zamanın parasıyla 50 kuruş verir ve dükkandan ayrılır. Aradan 2-3 ay geçer. Aynı adam yine aynı berbere tıraş için gelir. Berber de adamı tanır. Bu sefer taze bir jilet ve daha itinalı bir şekilde tıraş eder. Tıraş bittikten sonra çıkartır berbere 10 kuruş verir. Berberin gözüne baktığını gören adam: 
-O zaman verdiğim 50 kuruş bu tıraş içindi. Şimdi verdiğim bu 10 kuruş da o zamanki tıraş içindi! (Hasan YÜKSEL) 

116- DEPREM 
Altmışlı yıllarda Bünyan’da şiddetli bir yer sarsıntısı olur. Öyle ki 
herkes yerinden fırlar. Bu sırada namazını kılmakta olan Fatma Tunçtan’ı namaz sırasında korku salar. Namazını da yarım bırakmaz. Bir yandan namazını kılarken bir yandan da kaynanasına yüksek sesle ve dizlerine vurarak: 
-Ana kaçayım mı? Ana kaçayım mı? 
diye seslenerek namazına devam eder. (Hasan YÜKSEL) 

117-TIRMIK BU TIRMIK 
Kayserilinin birinin çocuğu, üniversiteyi bitirmiş, sonra üniversitede kalmış, doktorasını yapmış, doçent olmuş, sonunda da profesörlüğü de elde etmiş. Kayseri’ye de pek nadiren uğrarmış. Profesör, bir gün Kayseri’deki bağ evlerine geldiğinde yaşlı babası bağdaki gazelleri tırmık ile topluyormuş. Hoşbeşten sonra profesör, tırmığın adını bir türlü hatırlayamadığını fark etmiş. Babasına: 
-Baba, bu aletin adı neydi, demiş. 
Babası da, ucuna basarsan o sana adını söyler, demiş. 
Profesör, yerdeki tırmığın ucuna basında sapı bir anda yüzüne çarpmış. Profesör: 
-Tamam baba, bu tırmık, hatırladım, demiş.  (S.Burhanettin Akbaş) 

118-  AMAN HA AMAN 
Ordulu vatandaşın biri, elinde bond çantayla gösterişli bir şekilde 
un fabrikasına gelir. Orada bulunan görevlilere: 
-Bin torba un satın alacağım, parası peşin. 
Orada bulunan görevliler heyecana kapılarak patronu çağırmışlar: 
-Aman peşin paralı biri geldi acele gel. 
Adam gelmiş ki adamın elinde çanta, gözünde gözlük: 
-Aman oğlum hoş geldin. 
Biraz sohbetten sonra, 
-Bin torba unu hemen çıkartamayız, bize bir-iki gün müsaade edin, bizim misafirimiz olun. 
Hemen adama Turan otelinden yer ayırmışlar. 
-Bu bizim misafirimiz elinizden gelen her şeyi sağlayın. 
Bu arada fabrikatör uzun zamandır çalıştığı ve çok güvendiği çırağını çağırmış. Çırağına demiş ki: 
-Oğlum acele Ordu’ya git, falanca filanca esnafları gör. Bu adam kim araştır. 
Çırak otobüse atlayarak Ordu’ya varmış. Ertesi gün akşama doğru bir yıldırım telgraf gelmiş: 
-Ahmet ağa aman ha…… (Hasan YÜKSEL) 

119- OYNARSAN BOZULUR ELBET 
Genç adam bir gün  bir araba alır. Araba ile babasının yanına vararak: 
-Gel baba seni arabayla gezdireyim. 
Arabayla yola çıkmışlar. Bir müddet araba bozulmuş. Adam oğluna arabanın neden arıza yaptığını sormuş. Genç adam da babasına neden dolayı arıza yaptığını anlatamayacağını düşünerek vites kolunu göstererek: 
-İşte bu kol arıza yaptı, demiş. 
Adam oğluna dönerek ve kızarak: 
-Ulan eşekoğlu eşek. Sabahtan beri bir ileri bir geri onunla öyle oynarsan elbette bozulur. (Hasan YÜKSEL) 

120- CİĞERİM YANIYOR 
Ziya Bey delikanlılık yıllarında dedesini kaybeder. Birkaç 
kişiyle beraber köy dışında bulunan mezarlığa gidilir ve mezar yeri hazırlanır. Bu arada vakit de epeyce ilerlemiş, namaz vakti gelmiştir. Koşarak köye gelirler. Abdest almak için eve uğrarlar. Hava soğuk olduğu için Ziyanın dayısının hanımı üşümemesi için bir filik papak verir ve camiye yollar. Fakat ezan okunmuş ve cemaat farz namazına durmuştur. Ziya da bu telaş içinde başında bulunan papağı çıkararak henüz yeni yakılmış sobanın üzerine bırakarak bir safa geçerek  “Allahuekber” der ve namaza durur. Bu sırada sobanın yanmakta olduğunu fark eder, fakat namazı bozamaz. Bir an önce hocanın selam vermesini bekler. Hoca önce sağına sonra soluna  selam salar salmaz Ziya yerinden kalktığıyla üzerinde dumanlar çıkmakta olan papağı kapar ve parkasının içine sokarak fermuarını çeker ve yerine oturur. Bu arada namazı kıldıran hoca dua için cemaate döner. Bakar ki Ziyanın boynundan boğazından dumanlar çıkıyor. Ziya’ya: 
-Hayrola Ziya ne oluyor? 
-Hiç sorma hocam, dedem öldü de ciğerim yanıyor. 
(Hasan YÜKSEL) 

121- KIRMIZI KUMAŞ 
Kayserili bir tüccar, İstanbul’dan çokça kumaş alıp satmak için Kayseri’ye gider. Yolda haydutlar önüne çıkar. Haydutların reisi, denklerin çözülüp ölçülmesini emreder. Haydutlar denkleri açıp ölçerlerken kırmızı çuha görürler. Reis kırmızı rengi çok sevdiği için Kayserili tüccara sorar: 
-Bu kumaşların hepsini neden kırmızı getirmedin? 
Kayserili tüccar gülümseyerek: 
-Böyle toptan alış veriş olacağını bilir miydim? (Serap GÜNGÖR) 

122- KEMİKSİZ ET 
Kayseri il merkezine bağlı Kuruköprü köyü vatandaşlarından 
birkaç kişi bir gün sabah erken Kayseri’ye gitmek için yola çıkarlar: 
-Bugün şehirde ne yeriz içeriz? 
diyerek giderlerken, içlerinden birisi: 
-Ey ağam kemiksiz et yiyelim. 
Kuşluk vakti şehre gelirler ve bir kasap dükkanına girerek kemiksiz et ver derler. Kasap birden şaşırıp: 
-Hiç kemiksiz et olur mu? 
Köylüler kasaba sen hiçbir şey bilmiyon diyerek işte kemiksiz et diye ciğeri gösterirler. İki takım ciğer alan köylüler doğruca fırına giderler. Fırıncıya: 
  -Biz Kuruköprülüyüz ey ağam, bizim kemiksiz eti sarımsaklıca tavada pişir, biz geleceğiz diyerek giderler. Fırıncı tam öğle vakti eti pişirerek beklemeye başlar. Köylülerin geciktiğini görünce fırından sokağa çıkarak tellal çağırmaya başlar. 
                  Kuruköprünün yayanları 
          Kemiksiz et yiyenleri 
          Et pişti ciğer caştı   
                Haydin ha haydin!!!! 
Diyerek çağırır. (Musa BİLTEKİN) 

123 –  LAHANA BOZMASI 
Akkışla İlçesinin Oratköylü halkı eskiden Kayseri’ye geldikleri 
zaman, birinci gün sabah erken yola çıkarlar, hava kararırken Barsama civarında konaklayıp ikinci gün yine sabah erken kalkıp kuşluk vakti geçerken kümbetlerin oraya yaklaşınca şehre gelmenin sevinci ile ne yiyelim içelim diye aralarında konuşurlarken “ede ağzımızı kabaya sabaya vurmadan bir lahana bozması yiyelim” kararını vermişler. ( Musa BİLTEKİN) 

124- SEN BİLİRSİN DE! 
Yahudi’nin biri İncesu – Kayseri şehrinin ticaret yapmak için iyi bir 
yer olup olmadığını ve bu şehirde İbrani Kolonisinin kurulup kurulmayacağını öğrenmek ister. Ticaretle uğraşan kimselerin kıskançlığını uyandırmamak için , şehrin kenar mahallelerinde Kayserililerin ticareti üzerine kesin bir fikir edinmek amacı ile gezinir. Bir çocuğa rastlar ve sorar: 
-Hayatımı kazanmak için ne yapabilirim acaba? 
-Basit. Bir işkembe satın al , karnını doyurmak için içindekini ye, kalanını da sat. Pisliği temizlenmiş işkembe, ona ödediğin paranın iki misli eder. Böylece hayatını kazanırsın. 
Yahudi İncesu’nun kenar mahallelerinde dolaşmaya devam eder. Birden bire başka bir çocuk çıkar karşısına. Çocuk az önce altın bulmuştur yerde: 
- Bulduğun şu mangırı (değersiz eski bir para) bana ver. 
Yahudi, çocuğun bulduğunun bir mangır değil de çil bir altın lira olduğunu bilmektedir. Çocuk, eşek gibi anırırsa parayı vereceğini söyler. Sağına  soluna bir göz atar. Mahallenin ıssız olduğunu  anlayınca yüksek yere çıkar ve üç kez anırmaya başlar : ai!!: ai!!   Bu işi yaptıktan sonrada çocuktan mangırı ister çocuk cevap verir: 
-Senin gibi bir eşeğin bile bulduğum paranın hiç de bir mangır olmadığını değerli bir altın lira olduğunu anlaması, bir insan olan benim , bu güzel altın lirayı sana vermeyi reddetmem için fazladan bir sebep değil mi? 
Yahudi düşünür . Kayseri’de çocuklar bile Yahudilerden daha zeki, dindaşlarım buraya gelip de ne yapacaklar? Sonra, İncesu’ya yerleşecek Yahudi’ye bir beddua savurduktan sonra çekip gider.  O gün bu gün Yahudiler Kayserililerin yakınında koloni kurmazlar.( Osman KARABABA) 

125- SEN EŞEK OLARAK KIYMETİNİ BİLİRSİN DE… 
Kayseri’de çocuklar bir mahalle meydanında ellerindeki antika paralarla bilye oynarlar. Oradan geçen Yahudi çocukların oynadıkları paraların antik değerinin yüksek olduğunu anlayınca bunları çocuklardan satın almak ister. Çocuklara teklifini yapar: 
-Oynadığınız paraları bana verin, size bir avuç para vereyim. 
Çocuklar kayıtsızca Yahudi’ye bakarlar. İçlerinden birisi: 
Amca bunların parayla satılmasına ne gerek var. Eğer çok beğendiysen, beni sırtına al şu karşı ki ağaca kadar götür, ben bunları sana bedava vereyim. 
Yahudi keyiflenir, çocuğu kaptığı gibi omzuna alır.  Dediği yere doğru götürür. Çocuk Yahudi’nin sırtında bir teklif daha yapar: 
-Bu paralardan cebimde de var. Ağacın yanına kadar anırırsan sana onları da veririm. 
Yahudi anırmaya başlar. Ağacın dibine gelirler, çocuğu indiren Yahudi parayı beklerken çocuk kaçar. Arayı biraz açtıktan sonra karşısına durup gülmeye başlar. Yahudi neye uğradığını şaşırmıştır. Parayı alamayacağını anladığı içinde yapacağı bir şey yoktur. Yalnız niçin bırakıp kaçtığını merak edip sorar: 
-Sırtımda taşıttın kendini, para da vermedin. Üstelik anır dedin onu da yaptım. Peki niçin kaçıyorsun, para mı vermiyorsun? 
Çocuğun cevabı orijinaldir: 
-Bre ahmak adam, sen eşek olarak bu paranın değerini biliyorsun da ben Kayserili olarak bilmez miyim! ( İmran GÜMÜŞ) 

126- SANA İLİŞMEZLER KORKMA 
Yine bir büyük şehirde bir Kayserili ile karşılaşan adamın birisi 
muhatabına takılır: 
-Yakında Kayseri’ye gideceğim. Orada eşek etinden pastırma yapıyorlarmış. Bunun aslı var mı? 
Kayserili buna öfkelenir, ama hiç çaktırmadan cevabın verir: 
-Vallahi eşek etinden pastırma yapıp yapmadıklarını bilmiyorum. Öyle de olsa sen giderken korkma sana ilişmez, senden pastırma yapmazlar. 
(Erkan ZORLU) 

127- ÇOĞU YABANCIDIR 
Trende yolculardan birisi, yanında oturan gencin Kayserili olduğunu öğrenince ona takılmak ister: 
-Ben Kayseri’yi hiç görmedim. Ama orada eşeğin çok olduğunu söylerler doğru mu? 
Kayserili genç bu sözden huylanır ve hemen de taşı gediğine koyar: 
-Onlar yerli değildir, çoğu yabancıdır. (Erkan ZORLU) 

128- YALAĞIN DEĞERİ 
Yahudi adamın biri oradan geçerken esnafın kedisinin yalağını 
görmüş ve içeriğe girmiş. Kayseriliye çaktırmadan: 
-Kedin çok güzel, bana 1 liraya satar mısın? 
Adam nazlanarak, 
-Sana bir teklif olarak 100 liraya satarım. 
Yahudi tamam demiş ve kediyi almış. Tam kapıdan çıkarken dönmüş ve: 
-Bari şu sütü ver de kedi içsin. 
Kayserili esnaf: 
-Ben kedileri nasıl satıyorum biliyor musun?   
-Hayır. 
-Ben kedileri bu yalak sayesinde satıyorum. (Betül ÜNSAL) 

129- EŞEĞİ BÖYLE BOYARLAR 
Büyük şehirlerin birinde ayakkabısını boyatan birisi boyacıya 
nereli olduğunu sorar. Boyacı “Kayserili” olduğunu söyler. Bunun üzerine adam çocuğa takılır: 
-Siz de eşeği boyayıp satarlarmış. Nasıl yapıyorlar, bana anlatsana. 
Çocuk elindeki fırçayı ayakkabısını boyadığı adamın paçalarına sürerek: 
İşte böyle efendim, işte böyle boyarlar. (Betül ÜNSAL) 

130- TAŞLI TEPE 
Kayseri’nin bir kasabasından şehre yaya gelirlermiş. Gelirken de köylerindeki tarlalardan koca koca taşları ellerine alırlar, yolun yarısına kadar getirirlermiş. Yolda bu taşları attıkları yerde zamanla taşlardan bir tepe dahi oluşturmuş. Günün birinde bu durumu fark eden bir şehirli: 
-Şu taşları hiç taşımasanız daha iyi olmaz mı demiş. 
Kasabalı aldırışız: 
-Taşı atınca yenliliyoruz ağam. 
Şehirli: 
-Yahu bu taşları taşımazsanız, bu kadar yorulmazsınız zaten. 
Köylü: 
-Bırak ağam, uyandırma milleti. Eğer, bu taşlar bizim tarlalarda kalsaydı, bugüne kadar nereyi ekip biçecektik. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

131- PAZARLIĞA GİRİŞEBİLİR MİYİM 
Kayseri’de pazarlık değişmez bir adet haline geldi. Hemen her 
dükkanda bu yıllardır süre gelen bir gelenektir. Bu durum ilkokul çocuklarına bile yansımıştır. İki çocuk bahçede konuşurlarken aralarında pazarlık söz konusu olur: 
-Beş kere beşin yirmi beş ettiğini bildiğin halde neden öğretmene yirmi sekiz diye cevap verdin? 
Öğrenci çok olgun bir şekilde cevaplar arkadaşını: 
-Öyle olduğunu biliyorum da belki öğretmen ile pazarlığa tutuşursak diye düşündüm. Onun için yirmi sekiz dedim. (Tuba ÇAĞINLI) 

132- SOĞANIN CÜCÜĞÜ 
İki köylünün yolculuk esnasında canları sıkılmış. Biri diğerine sormuş: 
-Ulan Ahmed, günün birinde zengin olsan ne ederdin? 
Ahmet, düşündükten sonra: 
-Soğanın cücüğünü yerdim, demiş. 
Bir süre sonra Ahmet, arkadaşına aynı soruyu sormuş: 
-Ulan Memed, sen zengin olsan ne ederdin? 
Mehmet düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş: 
-Ulan bana idecek bir şey komadın ki!!! (S.Burhanettin AKBAŞ) 

133- GELİN-KAYNANA 
Fatma Teyzenin gelini bir hastalığa yakalanır ve ölür. Yakın bir komşusunun kendisine başsağlığı vermesini bekler. Fakat umduğunu komşusundan bulamaz ve komşusuna küser. Komşusu Fatma Teyzenin küstüğünü öğrenince Fatma Teyzeye: 
-Komşu keşke benim gelinim de ölseydi de sen eline kınalar yaksaydın. Vallahi ben hiç küsmezdim. (İsmail KARABÖRKLÜ) 

134- ÖKÜZÜNÜZ VE BIÇAĞINIZ VAR 
Bir köylünün öküzü hastalanır ve ölür. Bunu duyan komşular 
öküzün etini paylaşmak için sıraya girerler. Kimisi der 3 kilo lazım, öteki 5 kilo lazım derken bu arada öküzü ölen adamın canı sıkılır, et almaya gelen komşularına: 
-Be kardeşim, ben başı yaslıyım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Defolun gidin başımdan. Sizin de öküzünüz bıçağınız var, canınız istediğinde kesin yen. (Efendi GEDİK) 

135- SEN OLDUN YA… 
Adamın biri oğluna: 
-Bu seneki otları damın üzerine düzgünce yığalım. 
Oğlu ile işe koyulur. Bu arada iş yaparken oğlanın ağzında sigara: 
-Oğlum sigaranın ateşi ota düşer, sigarayı bırak. 
-Babacığım, bir şey olmaz. 
-Yahu oğlum sen de, annenle beraber yatarken biz de bir şey olmaz dedik ama işte sen oldun ya, der. (Hasan POLAT) 

136- KÖYÜNÜZÜ KOÇSUZ BIRAKMAYIN 
Köylüler sırasıyla koyunlarını her gün otlatmaya götürürlermiş, koç 
katım zamanı iyi koçu olan köylüye diğer komşular: 
-Senin koç herkesin koyununa yeter, 
derlermiş. Bu olay birkaç sene böyle tekrarlanmış, adam komşularından bıkmış ve şöyle demiş: 
- Komşular bu sene de bana güvenip de koyunlarınızı koçsuz bırakmayın. (Efendi GEDİK) 

137- KOMPOSTO 
Kozanın Kazım Emmi İstanbul’da lokantaya gitmiş. Değişik yiyecekler var ve hiç birinin adını bilmiyor. Açık vermemek için yan masaya kulak kabartıp o masa ne isterse Kozan’ın Kazım Emmi de garsondan o yemeği istiyor. Yan masa komposto isteyince Kozan’ın Kazım Emmi de garsona: 
-Bana bir komposto verin, der. 
Garson üzüm kompostosunu Kazım Emminin masasına koyunca Kazım Emmi şaşırır: 
-Vay anasını demek bizim üzüm hoşafı Başköyü geçince kibarlaşıp komposto olmuş. (Gazi ŞAHİN) 

138- ÇARŞI EKMEĞİ 
Develi’de köylünün biri diğerine sorar: 
-Kaymakam acaba ne yer? 
Diğeri bilgiç bilgiç cevap verir: 
- Ne yiyecek aslanım çarşı ekmeğinin tüylü tarafını kara pekmeze batırır, yer. (Gazi ŞAHİN)   

139- KURBAN DÜŞMEZ 
Aygöstenli hemşehrimiz bir ramazan günü on kadar hocayı iftara davet eder. Dualar okunduktan sonra iftar saatinde sofraya oturulur. Kaşık şakırtıları arasında her şey silip süpürülür. Evden ayrılırken Cemil Hoca ev sahibinin kulağına eğilerek: 
-Bundan sonra sana 7 yıl kurban düşmez, der. (Gazi ŞAHİN) 

140- TAVUĞU DA KES 
Kozanın Kazım, ilçenin o zamanki kaymakamı ile Kızık köyüne 
gitmiş. Muhtarda bir telaş bir telaş. Nasıl olmasın biri belalı bir adam, diğeri Kozanın amiri. Sohbetler, bilgi alışverişleri birbirini kovalarken muhtar çekinerek Kozanın Kazım’ın kulağına eğilmiş: 
-Kazım Ağa köye şeref  verdiniz. Bir yemek yedirmek isteriz. Acaba tavuk mu kessek horoz mu? deyince Kazım Ağa gürlerek: 
-Ulan oğlum biz sizin için çalışıyoruz. Siz tavuğu, horozu düşünüyorsunuz. Sizi bir türlü köylülükten kurtaramadım. Tavuğu da kes, horozu da. İsteyen tavuk yer, isteyen horozdan…. (Gazi ŞAHİN) 

141- FİYATI İNDİR 
Sürekli fiyatların artmasından şikayetçi olan Kozan’ın Kazım, 
Mehmet Yüceler Gümrük ve Tekel Bakanı olunca Kutlama telgrafı çeker: 
“Rakıyı eski fiyatına indir, tebrik ederim.” (Gazi ŞAHİN) 

142- SABIKA 
Kozanın Kazım gavur kızını kaçırmaktan Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmaktadır. Hakim: 
-Sabıkan var mı?   
Kozanın Kazım ayağa kalkarak: 
-Hayır yok. 
O sırada önünde duran sabıka dosyalarını göstererek Kozanın Kazım’a dönen hakim: 
-Hani sabıkan yoktu! 
deyince Kozanın Kazım: 
-Hakim bey onlar Develi’deki sabıkalar, Kayseri’de sabıkam yok, der. 
(Gazi ŞAHİN) 

143- BEN YÜZMEYİ BİLİRİM, YÜZGECEM… 
Dursun Ali Hoca bir gün talebelerini geziye götürür. Yerler, içerler bir de köyün otlağını gezdirir. Hoca önde, çocuklar yanlarında yürürlerken bir de ne görsünler, hocaları Dursun Ali kuyuya düşer. Bunu gören çocuklar kuyunun başında bağırmaya başlarlar: 
-İmdat, hocamız kuyuda ölüyor. 
Hoca çocukların telaşını iştir. Kuyudan bir ses: 
-Çocuklar korkmayın, korkmayın ben yüzecem, yüzer kurtulurum, demiş ve kuyunun merdivenlerinden çıkmış. (Necibe ŞAHİN) 

144- İNEK YİTENE KADAR SEN YİTEYDİN 
Bir gün Halillerin ineği kaybolmuştur. Halil ve arkadaşları ineği 
ararlar tararlar bulamazlar. Daha sonra Halil ağlaya ağlaya eve gelir. Eve girer girmez Pembe Sitti: 
-İnek hani Halil, der. 
Halil korkusundan ineğin kaybolduğunu diyemez. Bunun üzerine Halil Pembe Sittiye dönerek: 
-İnek yitene kadar sen yiteydin, der. (Necibe ŞAHİN) 

145.BEN DE SENİN AKLINDAYIM 
Kışlık yufka akşama kadar yapılır, akşam eve giderken pişiren, açan 
her kişiye toplam 6-7 bezi hamur ayrılır, onlara sıcak yufka verilir. Pembe Sittinin ekmeği yapılırken torunu Halil: 
-Aba(anne) beziyi ufak alalım, 7 beziden 7 fazla çıkaralım zarar etmeyelim. 
Tabii Pembe Sitti bu söze önceden razı: 
-Halilim ben de senin aklındanım. 
Bezileri ufak alırlar, ekmek yapanlara ufak yufka vermişler olurlar. 
(Necibe ŞAHİN) 

146.EL LAMBASI SÖNMEZ 
Eskilerde idare çıra ile aydınlanırken el lambasının yeni çıktığı 
sıralarda Avcı Nine kızına akşam oturmasına gider. Hoş sohbetten sonra Avcı Nine evine dönmek ister. Kızı da yeni aldığı el lambasını yakar, annesine verir: 
-Bu lamba yolunu aydınlatır. 
Avcı Nine eve gelince lambayı nasıl söndüreceğini bilemez. Lambayı üfler sönmez, ateşin külüne sürer sönmez,lambayı suya tutar sönmez, ne yaptıysa söndüremez. Tekrar kızının evine gider: 
-Lambayı söndüremedim, der. Kızı da: 
-Düğmeyi çekince sönerdi, 
diye gösterir. Çok şaşıran Avcı Nine: 
-Bu Türk milleti ne kadar akıllı bir milletmiş, 
diye hayret eder. (Necibe ŞAHİN) 

147-SUCU MEHMET AĞA 
Bağ budama zamanı Mehmet Ağa bağa gider. Bağı budar, çubuğu 
toplar. Artık iş bitmiş, akşam eşeği ile birlikte eve dönecek. İpi çubuğa iyice bağlar, sırtına alıp eşeğin sırtına biner. Yolda komşusu Sefer dayıya rastlar. Sefer dayı sorar: 
-Mehmet Ağa o kadar çubuğu niye sırtına aldın. Eşeğe yükle  sen de eşeğe bin, der. 
Bunun üzerine Mehmet Ağa: 
-Ne bileyim ustam, eşeğe ağırlık etmesin diye sırtıma aldım, der. 
(Necibe ŞAHİN) 

148-KEÇİLERİN BAŞI AĞRIDI 
Ayşe Nine bir gün keçi ve oğlaklarını alır otlatmaya götürür. 
Korumalar gelir diye de çok korkar. Gelirlerse ben ne yaparım diye düşünür. Aksilik olacak ya koruma gelir. Ayşe Nineye sorarlar: 
-Ne yapıyorsun, buralara otlatmaya keçileri niye getirdin? diye kızarlar. 
Ayşe Nine resmi elbiseli korumayı görünce çok korkar. Ne diyeceğini şaşırır. 
-Ne yapayım yavrum. Keçilerin başları ağrıdı da hava alsınlar diye getirdim, der. 
Korumalar: 
-Keçinin başı ağrımaz, hadi evine evine, derler, gülerler. 
(Necibe ŞAHİN) 

149- KAFAM YERİNDE OLSAYDI… 
Develi hastanesi inşaatı devam ederken, Kozan’ın Kazım olarak 
meşhur olan Kazım Kozan, inşaatın bekçiliğini yapıyormuş. Bir gün akşamüzeri  bir taraftan içkisini içiyor, bir taraftan da saç kavurma yapıp hem karnını doyuruyor, hem de meze olarak yiyormuş. O arada hastanenin mühendisi, kontrolü gibi denetçileri gelmiş. Kazım Ağa gelenleri buyur etmiş. Saç kavurma zaten az olduğu için birer parça almışlar ve çekilmişler. Ancak yemek gelenlerin de hoşuna gitmiş: 
-Yahu Kazım Ağa, saç kavurma da güzel olmuş. 
demişler. Kazım Ağa da: 
-Yarın öğlene gelin size yine yapayım, demiş. 
Ertesi gün öğleyin aynı gurup yine inşaata gelmişler. Ancak ortada saç kavurma falan yok: 
-Kazım Ağa, hani sen saç kavurma yapacaktın? 
diye sormuşlar. Kazım Ağa gayet sakin: 
-Amaan, demiş. O zamanki kafa mı! Getirin rakıyı size öküz keseyim. 
(Ahmet YILDIZ) 

150- TÜTÜN SARMASI 
Develi’de Aşağı Erkilet’te geçimini tahta kaşık yaparak sağlayan, 
Hekimoğullarından Kaşıkçı Mehmet Ağa isminde tonton, nüktedan bir ihtiyar yaşarmış. Eski zamanlarda sigaranın tek tek çubuk şeklinde satıldığı devirlerde evlerde sohbet toplantıları yapılırmış. Yine böyle bir sohbet toplantısında çaylar içiliyor, sohbet koyulaşıyor, sigaralar içiliyormuş. Kaşıkçı Mehmet Ağa ise tütün içermiş. Sohbet sırasında Kaşıkçı Mehmet Ağadan tütün sarmak için tabakayı istemişler. Maksatları tütünü sarıp bitirmekmiş. Kaşıkçı Mehmet Ağa da durumu anlamış, tabakayı ortaya atmış ve arkasından da şu deyişi söylemiş: 
Al tabaka yap sigara 
Bak nasıldır bu tütün 
Aramızda teklif yoktur 
İster isen sar tütün 

İnce sar nazik olsun 
Olmasın dolma gibi 
Pek dibine dalmayasın 
Yağmadan bulma gibi (Mustafa BAYBAL)

>Bir 50 fıkra daha…şimdi 100 oldu

>51- ANASINI BOYAYIP BABASINA SATAR 
Kayserili bir adam ellisinden sonra biraz para kazanmaya 
başlayınca evlenmeye kalkar. Oğullarını buna karşı çıkarak: 
-Aman baba bu yaptığın çok ayıp, anneme haksızlık olur. Onun gösterdiği sevgi ve fedakarlığa reva mı? Ayrıca senin alacağın kadın çok şeyler ister etme eyleme. 
-Ossun oğlum, size ne? Kazanan da benim harcayacak olan da. 
Çocukları bakarlar ki babaları laftan sözden anlamıyor. Çare olarak Kayseriliye has keskin zekalarını kullanırlar. Hem aileyi kurtarmak hem de paranın azdırdığı babalarına ders vermek için kolları sıvarlar: 
-Tamam baba seni evlendireceğiz. Artık annemin evde durması yakışmaz. Onu anneannemlere gönderelim. 
Çocuklar kendi aralarında yaptıkları planı uygulamaya koyulurlar: 
-Baba sana çok güzel bir kadın bulduk. Yalnız altın istiyor. 
-Ossun oğlum güzel ise paradan kaçmam. 
-Tamam baba on bilezik, bir gelep inci alacağız. Para… 
-Baba burma alacağız. Para… 
-Baba düzen düzülecek. Para… 
Derken babalarını epey masrafa boğar, evlenmek istediğine pişman ederler. Nihayet annelerini bir güzel süsleyip, boyalayıp gelinlikler içinde davullu zurnalı eve gelin getirirler. Adam işi fark edemez ve hayatından çok memnun bir gün geçirir. Herkes merakla sabahı bekler. Sabah olunca adam bakar ki kadın kendi karısı…her ne kadar belli etmese de hanımından utanır. Çocuklarının ve çevrenin yüzüne bakamaz. Çocuklar ise bir aileyi kurtarmanın sevincini yaşarlar. Bu zeka örneği hikaye Kayserililer için “anasını boyar babasına satar” sözüne sebep olur. (H.Recep ÇALKANER) 


52- BABAN NE YİYECEK
Eskiden bağlarda taştan ocaklar yapılır, yemekler tencerelerle o ocaklarda pişirilirdi. Yakacak olarak da ot, çalı çırpı ve tezek kullanılırdı. Anneler çoğu zaman çocuklarını tezek toplamaya gönderirlerdi. Yine bir gün komşunun oğlu ile ineklerin yaylım yerinde çoşa oynaya tezek arıyorduk ki, arkadaşımın annesi bizim dalga geçtiğimizi zannederek şöyle bağırıyordu:
-  Laaaan! Haceli tezek toplamayınca da ağşam baban gelince ne yiyecek…
(H.Recep ÇALKANER)

53- ÇIKTIĞI DALI GÖSTERMEK
Çocuk bağda tut ağacına çıkmıştı. Annesi endişeyle oğluna:
Aman oğlum sakın yüksek dallara çıkma,
dedikçe oğlan dinlemiyor, çıktıkça çıkıyor. Bir ara kuş dallarını da geçerek ince dallara ulaşınca, annesi feryat ederek:
-İn oğlum aşşaya, düşen düşen de bir yerini sakat iden.
Ama çocuk dinlemiyor habire tırmanıyordu. Anne heyecanla çığlığı bastı:
- Eh ulan gavur eniği, sen öyle çık da aşam baban gelince sanki çıktığın yeri göstermeyeceğim demi… (H.Recep ÇALKANER)

54- VEREM OLMAK
Mahallemizde çok sevilen şakacı, nüktedan bir İsmail Amca  vardı. Bir gün sağlıkçı birinin veremin belirtilerini anlattığına şahit olur:
-Verem olan insan sık nefes alır, bacaklarında sızılar olur, iştahı az olur, yemek yiyesi de olmaz, boğazı kurur, bol bol su içer, her geçen gün daha da zayıflar, öyle ki dokunsan kemikleri sayılır.
İsmail Amca bunları dinler amma pek önemsemez. O akşam yemekten sonra hemen yatarlar fakat İsmail Amcayı uyku tutmaz, yatakta bir sigara tellendirir. O zaman zarfında karısı uyumuştur bile. İsmail Amcanın o gün duydukları aklına gelir ve evhamlanır. Kendini dinler ki nefes nefesedir, boğazı kurur, halsizdir. Son günlerde iştahı da yoktur. Ayrıca haddinden fazla zayıftır, kendisine dokunur, evet kemikleri de sayılıyor. Bir de hanımına dokunur ( o da oldukça şişman) kemikleri bile belli değil hemen hanımını dürter:
-Galk gız  Müncübe çabık gah da çırayı yak.
-Ne var herif sus kölen oluyum bebeler yeni bayındı.
-Gah gız diyom sana ben verem olmuşsum.
-Sus herif ağzından yil assın, gice vakti ne veremi?
Ve İsmail Amca o gün olanları anlatır. Hanımı ise:
-Çok vesvese iyi demez. Allah etmeye, ölüm Allah’ın emri hasta da olsak öleceek tevekkel ol da yat uyu sabanan bir doktora görünün. (H.Recep ÇALKANER)

55- ELİ PEKMEZ SATAR YÜZÜ DE SİRKE
Asık suratlı bir pekmez satıcısı arif bir zata sorar:
Benim komşum bir pekmezci var, pekmezi kötü olmasına rağmen adam her gün benden daha çok pekmez satıyor, bunun hikmeti nedir?
Arif kişinin cevabı şöyle olur:
- Senin elin pekmez satıyor, yüzünse sirke satıyor da ondan. (H.Recep ÇALKANER)  

56- SALATALIĞI SEÇTİRMEM
Cafer Bey Mahallesinde oturan Bekir Emmi kalede sebzecilik yaparak geçimini sağlardı. Her gün değişik ürünler alır, itina ile onları siler muntazaman dizer ve sattığı mala göre seslenirdi:
- Has marul, sülali marul, dürüm dürüm dürülmüş, gelin gibi süzülmüş.
- Hacaba gabak, cennet taami bunlaaarrr.
- Erik satılmasa yirik, sâbına da bişiler dirik.
- Çile eğri çile baldırcan, pelilik yamılaaa.
- Alay davulu ilaneleeeer
O günkü sattığı mal da salatalıktı.
- Hıyar-ı zayrağ-ı zalatalık, çimeni yeşiiil, çiçeeeğe bunnunda,
 çıtır çıtır salatalık.
Ve bir müşteri gelir yerdeki brandanın üzerindeki salatalıkları başlar seçmeye.
Bekir Emmi müşteriye
-Seçme hemşehrim şööle sıradan al.
Der amma adam anlamaz ha bire seçer. Bekir Emmi bir daha söyler adam aldırmaz. Bu sefer Bekir Emmi yerde çömelik duran adamı gözüne kestirir şööle bir gafa vursam annının çatına diye içinden getirir amma “ve la havle” der. Adamı oradan kovar. Müşteri gitmesine gider ama Bekir Emminin siniri hali sürer. Derken akşam olur bağına gider. Yemekten sonra yatağının sekiye serilmesini ister ve hemen yatar günün yorgunluğundan insanlarla mücadeleden olacak ki hemen uyur. Uyur ama rüyasına, sabahki salatalığı seçmek isteyen adam gelir. Tekrar seçmeye başlar, yapma etmeler adama tesir etmez.  Bekir Emmi de sabahki düşündüğü gibi adama bir kafa vurmak için bir hamle yapar, küt adamı devirir. Devirir devirmesine ama Bekir Emminin birden gözü açılır, başı müthiş ağrımaktadır, alnından kan sızmaya başlar, hemen hanımına seslenir:
-  Hanım,galk gafam yarıldı
-  Ne gafası herif, gice vakit
-  Hıyarı seçen herife gafa vurdum da. (H.Recep ÇALKANER)

57-  OLMAZ İŞTE
Pastırmacı Mehmet Ağaya sorarlar:
- Hangi etlerden pastırma olur?
Mehmet Ağa hiç düşünmeden cevap verir:
- Kadın etinden gayri bütün etlerden olur.
İnsanlar şaşırırlar:
At eti, it eti  bilumum etlerden pastırma olur da kadın etinden niye pastırma olmaz!
Mehmet Ağa hiç kendini bozmadan:
-Kadın eti tüm sinirdir de ondan.  (Mustafa KAFTANOĞLU)

58-  SATTIK KURTULDUK
Adanalının biri,Kayserilinin yanında öğünmek amacıyla demiş ki:
- Arkadaş, bizim bir tarlamız var ,arabamızla sabah namazı vakti tarlanın bir ucundan hareket ediyoruz ancak yatsı vakti olmasına rağmen tarlanın diğer ucuna bir türlü varamıyoruz!
Bizim Kayserili bıyık altından gülerek demiş ki:
-Haklısın arkadaş, bir zamanlar bizim de sizinki gibi bir külüstür arabamız vardı ama sattık ve kurtulduk o külüstürden!  
(Dr. Gani Murat YILDIRIM)

59- HANGİSİ UYANIK
Karadenizli Temel Kayseri’ye bir iş vesilesiyle gelir. Kayseri caddelerinde dolaşırken aradığı yeri bulmak için yüksek apartmanlara bakarken yanına uyanık bir Kayserili gelir ve:
-Kaçıncı kata bakıyorsun arkadaş?
Temel:
-Ha şu onuncu kata bakıyorum hemşehrum.
Kayserili de:
- Kat başına bir liradan on lira eder ver bakalım on lirayı.
Temel pişkin pişkin on lirayı verir. Biraz uzaklaştıktan sonra kendi kendine şöyle söylenir:
- Uyanık geçinen Kayserili’yi nasıl da kandırdım, halbuki  beşinci kata bakıyordum.  (Talip ÜNBASTI)  

60- HASAN
Camikebir Mahallesinde dokuz tane delikanlı, İbrahim Bey Mahallesinde bir bahçeye girerek ceviz hırsızlığı yapmaya başlar. Mal sahibi gelir ve gençler kaçmaya başlar. Katil Ali yakalanır. Kaçanların ismini soran mal sahibine arkadaşlarının isimlerini saymaya başlar:
- Ağzısarının Hasan-Köfteliğin Hasan – Çimenin Hasan – Mustafa Çavuşun Hasan – Bayramoğlu Hasan – Sarı Hasanları Hasan – Hasan Hüseyin efendinin Hasan – Hacıbabanın Hasan…
Mal Sahibi:
-Ulan Bünyan’da Hasan kalmamış benim bahçeye toplanmış.
Hasanların listesini alarak zamanın asayiş kuvveti olan jandarmaya şikayet için çarşıya iner. Çarşıda ilçenin sevilen esnaflarından Kahraman Çavuş ile karşılaşır. Kahraman Çavuş:
-Hayırdır ağa böyle sinirli bir vaziyette nereye gidiyorsun.
Ağa olanı biteni anlatır ve elindeki listeyi Kahraman Çavuşa gösterir. Listeyi okuyan Çavuş gülmeye başlar. Ağa sinirli ve şaşkın bir vaziyette Kahraman Çavuşa neden güldüğünü sorar:
-Ağa, bu listede yazılı Hasanların hepsi de sadece bir Hasan
der ve izah eder. Bu kez ağa da faka bastığını anlar ve gülmeye başlar. Elindeki listeyi yırtar, atar. (Ali CENGİZ)

61- HOCANIN DEYNEĞİ
Naci Tekmen (Merhum Kutup Mehmet Ağanın oğlu) bayram
namazı kılmak için Ulu Camiye gider. Camini içi çok kalabalıktır. Şöyle bakınır, ileride bir boşluk görür ve hemen oraya oturur. Namaz vakti gelir ve imamın tekbiri ile secdeye varırlar. Secdeye varırlar varmaya ama bizim Naci’nin kafasına küt diye bir değnek iner. Naci secdede düşünmeye başlar. Acaba Nuh Efendi Hoca cemaatin arasında gezinerek namazı yanlış kılanların başına mı vuruyor? Bu sırada tekrar doğrulurlar. İkinci kez secdeye vardıklarında yine kafasına değneği yer. Böylece namaz süresince her secdeye varıldığında değneği yer. Camiden çıktıklarında arkadaşları Naci’ye sorarlar:
-Nasıl Naci iyi dayak yedin mi?
Naci:
-Nuh Efendi Hoca sizin de mi kafanıza değneği ile vurdu?
Bu söz üzerine hepsi birden gülmeye başlar:
-Kafana vuran Nuh Efendi Hoca değil, Topal Bekir’in ayağıdır, derler.
Topal Bekir’in bir ayağı tahtadır. (Ali CENGİZ)

62- PATLAH
Bünyan’da yeni göreve başlayan bir öğretmene Girabolu koymak için plastik bidon lazım olur. Öğretmen bidonların satıldığı dükkana girer ve istediğini söyler. Dükkan sahibi öğretmene ikram olsun diye:
-Tamam hocam şimdi iyi bir patlah vereyim.
Öğretmen ıkıla sıkıla cevap verir:
-Aman ustacığım ben patlah istemem ne olur sen sağlam olanlardan ver.
Bünyan’da plastik bidonlara “patlak” deniyor.
(Ali CENGİZ)  

63- AKILSIZA KIZ VERMEM
Kızına talip bir gence Kayserili baba, kızını vermek istemez. Kızı ise oğlana sevdalıdır ve babasına çok yalvarır:
-Babacığım ne olursun beni bu çocuğa ver, çünkü o beni çok seviyor.
Babası ise:
-Hayır kızım, vermem çünkü o seni değil benim paramı seviyor, mirasımı düşünüp sana yaklaşıyor.
Kızı ise:
-Hayır babacığım iki gözüm önüme aksın ki o parayla hiç ilgilenmiyor. Hiçbir gün paranın adını bile anmıyor.
-O halde öyle akılsıza ben hiç kız vermem. (H.Recep ÇALKANER)

64- EŞŞEĞİ BOYAR BABASINA SATAR
Çok cimri bir adam olan babalarından harçlık dahi alamayan üç kardeş aralarında konuşup karara varırlar. Babalarından  bir yolunu bulup para sızdıracaklardır. Derken bir plan hazırlarlar. Evlerindeki eşeği kayboldu diye mahalleye duyururlar. Dolayısıyla bu haber babanın kulağına  da gider. Adamın üzüntüden kalbi duracak gibi olur. Eşeğini bulana mükafat vermeyi bile düşünür. Çocukları da aynı üzüntüyü paylaşır görünseler de, arkadaşlarının evine gizledikleri boz eşeği siyaha boyamakla meşguldürler. Nihayet eşeğin boyama işi biter. Eşeği arkadaşlarıyla hayvan pazarına gönderirken kendileri de babalarına koşarlar:
-Babacığım pazarda bir eşek gördük ki sorma o kadar güzel. Hem de bizim kaybolan eşeğe o kadar çok benziyor ki şaşarsın. Sadece bunun rengi siyah.
Babaları buna sevinir ve:
- Kaç paraymış?
diye sorar. Çocuklar, planın tuttuğunu görünce çok sevinir, değerinin altında bir fiyat söylerler. Babaları seve seve  parasını verir. Böylece çocuklar eşeği babalarına satmış olurlar. Bu olay tüm yurtta Kayserililere mal edilir.
(H.Recep ÇALKANER)

65- GAYSERİ  (PAZARLIĞI) TİCARETİ
Gayserililer, Gayserinin geçmiş tarihinde sanat ve ticaretinde rol oynatan kurnaz Yahudi ve Ermenilerin, acımasız pazarlıkları karşısında kendi çıkarlarını korumak, o toplumda kabul görmek ve onlarla yarışır hale gelebilmek için ticaretin püf noktalarını öğrenmek ve alışverişte kandırılmamak amacıyla bir nevi iktisat dersi almışlardır. Bu savunma harekatı zamanla Gayserililerin vazgeçemedikleri bir alışkanlık halini almıştır. Bir de Gayseri ikliminin kışları sert, yazları kuru sıcak olması da Gayseriliyi asvataya (alım-satım) mecbur etmiştir. Tabiatıyla denizi yok ki deniz ürünlerinden, taşımacılığından, limanından turistinden kazanabilsin. Verimli toprakları yok ki hasat kaldırsın, pamuk toplasın. Mevsimleri el vermez ki meyveler sebzeler yetişsin. Hayatı idama ettirmek için geriye kalan en geçerli yol ticarettir. Bunu da yapabilmenin en büyük sermayesi “Ticaret Sanatını” iyi bellemek, “satarken değil alırken kazanmak”. Az satıp çok kazanmak yerine çok satıp sürümden kazanmak. Alım satımda müşteriye niyidip-noörüp bişeyler satabilmek. Örneğin “Buyur abi, ni istedin, yardımcı olak, gel abi otur bidene bişi iç çay, gave al, soğukluk gelsin, hadi oğlum abine bişi getir.” Diye çırağına seslenir. Amaç önce gönül almak,müşteriyi memnun etmek, müşterinin dediğine satmak,bu vesile ile müşterinin ayağını alıştırmaktır. Zaten müşteri kazanmak para kazanmak demektir. Bunu iyi  öğrenen Gayserili yurdun her yerinde her türlü alış-verişi rahatlıkla, kolay kandırılamayan alım-satımda hep kazanan esnaf ve tüccarlar olmuşlardır.
Amma Gayserilinin Gayseride para kazanması biraz zordur. Alan da,satan da Gayserili olunca, tabiri caizse “iki cambaz bir ipte oynamaz” hesabı, kimse kimseden aşırı kar sağlayamaz. Gayserilinin alış-veriş felsefesi “alış-verişte istenenin yarısını vermektir.” Çünkü Gayseriliye  en ağır gelen: kandırılmaktır. Bir malı alırken, istenilen fiyatın yarısını teklif ettiğinde, satıcı bunu da kabul etse,Gayserilinin içinden:
-Tüh!! Adam beni gandırdı mı nii? Az da aşşa virsiydim. Diye geçer. Satarken de işi zordur Gayserilinin: az da istese,”kötü mal” derler çok istese “bahalıcı” derler. Yani ilim işidir Gayseride esnaf olmak. Zaten “Okumam yazmam yok ama Gayseriliyim” sözü Gayserilinin ticaret ilmi bildiğini kanıtlar. Bir müşteriye nasıl davranılacağını bilir: kimin alıcı kimin sorucu olduğunu anlar. Bir Gayseri pazarlığını örnekleyelim,mesela bir elbiseci:
- Buyur abi niye baktın ?
- Şööle baktım arkadaş,
- Ossun abi gel içerden bak,
- Alacak deelim ki,
- Ayıp ettin aabi, almak şart değel, ne dimişler   “Almasan da mala bak” mesela sana bidene dakım elbise virek, önümüz bayram zaten. O zamana gadar bu mallar ateş bahası olur.
-İyide para yok ki.
-Amma yaptın aabi, para diyi yakana mı yapıştık. Oldukça virin. Veya taksit yaparık.
-Taksidinen olursa olabilir.
-Olur abi olur. Neden olmasın hele sen bidene şu gri dakımı giy.
Elbiseyi giydirirken:
-Şiimi abi, kimlerdensin, nirde oturuyorsunuz? Sormak ayıp olmasın da nii iş yapıyon?
Böylelikle adamın seceresini, kimin neciliğini, güvenilirliğini öğrenmiş olur. Soruların devamında ya akraba çıkar ya hısım olur ya da tanıdığın tanıdığını tanır. Böylece veresiye sağlama alınmış olur. Giydirdiği elbise ile adamı aynanın yanına götürürken:
-Abi güle güle giyin, eskisi küllüklere ossun. Bu renk seni amma da aştı haa..
-İyi de acıcık bol mu nii..
-Yok abi ne oldu,üstünde çok zengin durdu. Hemi de bu senenin öbür senesi de var.
-Peki bunun fiyatı nirelerde?
-Golay abi hele sen bidene beğen. Senden de mi parazanacak.
-Ossun utanma, bazar dostluğu bozar. Hele sen bidene sööle.
-Abi peşin fiyatından sayar ve de iki taksit yaparık.
İşin kaç taksite olabileceğini yokluyor.
-İyi amma ben iki taksitte ödeyemem.
-Canın sağossun o zaman üç takside ayarlarık.
Hemşehrim sen şunun bi fiyatını söyle ondan sonra taksitlendir.
-Yaa abi sende fiyat dedin çattın. Atınan deve değela senden de gazanmam. 100 sayarık sen de yabancı olmadığına göre dört takside de bağladık mı sen de gül gibi giyer gidersin.
-Yok gardaşım, yüze dünyada alamam.
-Ya yüz dediysek yüz olmadı ya. Hadi doosan alak.
-Yok gardaşım vallaha çok para. Hemi de benim şu günnerde göynemin asdarı yok. Ona göre elini vicdanına goy.
-Abi iyi de ayrandan aşşası da su, dahası zarar ider ben nörüyüm,sermayesi bahalı.
-Yav hele sen şunun bi olacağını söyle de bi düşünek.
-Düşünüp daşınması bu. Sesen alırık dost işi olur. Başka da olmaz. Gari sen de sevildiğini bil.
-Tamam ağa anlaşılan atmılşa hayilleşecek.
-Yok abi nörüyon. O fiyatlara olmaz. Küllün zarar ider o zaman.
-İtiraz itme de az gazan, tez gazan, yosa gassın, der ve dükkandan çıkacakken satıcı hemen telaşlanarak:
-Abi aşam aşam şiytan sevindirmiyek, senin didiğin ossun senimi gıracak, der ve işi bağlar. Satan: hiç yoktan mal sattığından, Alansa: direni direni bazallık ederek mal aldığından memnun. Böylece bir Gayseri pazarlığı gerçekleşmiş olur. (H.Recep ÇALKANER)

66- Bİ MOT Bİ GOT
Kasabamızda kış bitimi gençler dışarıya çalışmaya giderler. Süleyman
Eryılmaz’ın çocukları –iki oğlu- da çalışmaya gider. Sonbahar geldiğinde geri gelirler. Komşular:
-Nasıl senin oğlanlar bir şeyler getirdi mi? İşleri iyi miymiş?
Gibi göz aydın ederler. Süleyman Eryılmaz, yaz boyunca işlerin de kendine kalması oğullarının da tatmin edici bir şeyler getirmemesi üzerine:
- Ne olacak gurbete giden bi mot, bi got getiriyor. (İsmail KARASALAN)

67- PES YANİ
Kayserilinin biri terziye bir gün elbise diktirir. Elbiseyi almak için
terzinin yanına gider ve fiyatını sorar. Terzi:
-40 milyon lira.
Kayserili bu pazarlık yapmadan olur mu! 20 milyon lira vereceğini söyler.
-Bunun üzerine terzi:
-Olmaz o zaman. 30 milyon lira ver.
Bunun üzerine Kayserili 15 milyon lira vereceğini söyler. Terzi:
-Kardeşim bari ilk verdiğin fiyatı ver de 20 milyona götür.
Kayserili bu ya, yarısını verecek hani..
-10 milyon vereceğim.
Terzi artık bu işten sıkılmıştır:
-Tamam kardeşim, tamam. Hiç para falan istemiyorum. Al elbiseyi götür.
Kayserili cevap verir:
-O zaman üzerine para isterim. (Murat TATLIOĞLU)

68- BEZİRYAĞI
Ülkemizin hemen her ilinde Karadenizli esnaflara sıkça rastlarız.
Kayseri ilimizde de yerleşmek isteyen esnaf grubu başarılı olamamıştır.
Şöyle ki:
İşlek çarşılara dükkan açan Karadenizli esnafın işleri yolunda gider.
Bizim Kayserili esnaf kara kara düşünür. Çareler aramaya başlar ve aralarında şu karara varırlar. Sabah çevremizdekiler Karadenizli esnaftan beziryağı isteyeceklerdir. Akşama kadar 20-30 kişi beziryağı ister. ( O yıllarda aydınlanmada beziryağından gaz yağına geçilmektedir) Bizim Karadenizli esnaflar bütün sermayelerini beziryağına aktarırlar. Bir sonraki gün hiç kimse beziryağı istemez. Durumu anlayan Karadenizli esnaflar bir ipte iki cambaz oynamayacağını anlayarak “bize burada ekmek yok” der, Kayseri’yi terk ederler. (Şenel KOÇER)

69- AYRICALIK
Arabistan’da Ramazan ayında oruç tutmayanlar yakalandığında dayakla cezalandırılırken yine bir grup suçüstü yakalanmış. Ülkeleri sorularak cezalar uygulanmaya başlamış. Irak, Mısır, Türkiye v.b. gibi Müslüman adını memleketi olarak ifade edenler sopa ile cezalandırılmışlar. Sıranın kendisine geldiğini gören Kayserili bir vatandaş memleketi sorulduğunda “Kayserili” olduğunu söyleyerek dayaktan kurtulmuş. (Şenel KOÇER)

70- GÖRÜNEN BU YILIN KARI
Kayserilinin biri, bir Yahudi’ye borçlanır. Aralarındaki konuşmaya göre borcunu Erciyes’in karı eridiği gün ödeyecek. Ağustos ayı olur. Yahudi parası için Kayseri’ye gelir. Borçlu Kayserili Yahudi’ye Erciyesi göstererek:
-Anlaşmamıza göre Erciyes’in karı eridiği gün borcumu ödeyeceğim. Bak Erciyes’in karı henüz erimedi.
Yahudi bırakır gider. Bir yıl sonra Ağustosta yine gelir Kayseri’ye ve bakar ki Erciyes’in doruğu karla dolu. İşin kötüye gittiğini anlayan Yahudi başlar düşünmeye. Bu sırada yanına yaklaşan bir çocuk derdini sorar. Yahudi sızlanarak yakınır. Çocuk:
-Ben senin paranı kurtarırım ama ondalık isterim.
Yahudi çocuğun şartlarını kabullenir ve ondalığını da oracıkta verir ve çocuktan şu aklı alır:
-Alacağın olana diyeceksin ki: geçen yılın karı eridi, altına aktı. Bu görünen bu yılın karı. (Şerife ÇABUK)

71- ÖVÜNMEK GİBİ OLMASIN DİYE  
Öğretmen okula yeni gelen öğrencilerden memleketlerini sorarken
sıra Kayseriliye gelince:
-Manisalıyım, diye atar…
Bu öğrencinin Kayserili olduğunu bilen arkadaşları gülüşürler. Bunun sebebini soran öğretmene çocuklardan biri:
-Arkadaş yalan söyledi. O Manisalı değil, Kayserili.
Öğretmen Kayserili öğrenciye:
-Neden Manisalıyım diyorsun?
Kayserili öğrenci gayet ciddi cevabı kondurur:
- Övünmek gibi olmasın diye efendim.(Şule EROĞLU)

72- İKİ FAKİR KULUYUN DA…  
Kudüs’e giden bir Kayserili kutsal yerlerden birinde bir  Hıristiyan’ın bağıra bağıra:
-Tanrım! Paskalya yaklaşıyor. Bizler senin için binlerce ve binlerce yumurta yiyeceğiz. Dileğim senden yiyeceğimiz yumurta sayısınca Musevi kahret,
diye dua ettiğini görür. Diğer bir kutsal yerde de bir Musevi’nin:
-Tanrım! Bayramımıza az kaldı. Senin için binlerce kurban keseceğiz.      Musevilerin keseceği kurban sayısı kadar Hıristiyan kahret.
Diye Tanrıya el açtığına tanık olunca bizim Kayserili içten bir “amin” çektikten sonra ellerini açar ve o da şöyle dua eder:
-Ya Tanrım! Her yerde hazır ve nazırsın. Şu arada dua eden iki fakir kulunun da dileklerini yerine getir! (Ayşe KÜÇÜKKAHVECİ)

73- HEPSİ SATILMIŞ
İstanbul’a giden bir Kayserili ne satıldığını anlayamadığı bir
dükkana, dikkati çeker bir şekilde bakmaya başlar. Kuşkulanan dükkan sahibi:
-Ne bakıyorsun aptal aptal, diye sorar.
Kayserili:
-Hiç! Burada ne satılıyor diye merak ettim.
Dükkan sahibi:
-Eşşek başı.
Münasebetsizliğin altında kalır mı hiç Kayserili:
-Belli belli görülüyor, der. Hepsi satılmış bir tane kalmış!
(Duygu NURAL)

74- KEBABIN ATEŞİ
İncili Çavuş, nargilesinin çubuğunu keyifle tüttürür. Kahvesinin önünden geçen hoca, şaka yoluyla takılır:
-İncili Ağa! Cennette ateş yok. Orada çubuğunu neyle yakacaksın?
İncili Çavuş gülümseyerek:
- Orada sizler için pişirilen kebabın ateşiyle çubuğumu yakmama izin vermezler mi? (Sare AKGÜNDÜZ)

75- CİMRİ
Bir Kayserili para biriktirmek için yeni bir usul bulmuştu. Genç
karısını her öptüğünde kumbaranın içine 250 bin lira atıyordu. Yıl sonunda kumbarayı heyecanla açtı. İçinden 500 binlikler çıkınca:
-Bunlar ne?
-Herkes senin gibi cimri değil! (Aytül SALT)

76- KURBANLIK KOYUN
İncili Çavuş, bir harem ağası ile pazara kurbanlık koyun almaya
gitmiş. Harem ağası, sürüler dolaşıyor, fakat koçların çoğu boynuzsuz diye beğenmiyormuş. İncili Çavuş dayanamayarak :
- Ağa bunları alalım. Harem dairesinde iki gece kalınca hemen boynuzlanırlar. (Aytül SALT)  

77- KURBANLIK DEVE
Bayram öncesi elinde kurbanlık deveyle dolaşan Kayseriliyi gören arkadaşı:
-Helal olsun, koç yerine deve mi kurban edeceksin?
Kayserili:
-Bu yıl deve kurban ederek beş yıl kurban kesmeyeceğim.
Arkadaşı:
-Hocaya sordum. Danayı beş kişi kesiyor, ben tek başıma kesip beş yıl kurban kesmesem olur mu? Dedim.
Hoca:
-Yok deve dedi. (Hüseyin YILMAZ)

78- PAZARLIK
İncili Çavuş, padişahın ısrarı üzerine vezirlerinden birinin taklidini yapar. Bu duruma çok kızan vezir İncili Çavuştan intikam almaya yemin eder. Can derdine düşen İncili Çavuş padişaha koşup durumu anlatır. Padişah:
-Hele sana bir dokunsun göreyim. Onu derhal asarım.
Bu durumda sabırsızlanan İncili Çavuş:  
-Aman padişahım o kendini öldürmeden elinizi çabuk tutsanız da onu assanız olmaz mı? (Hüseyin YILMAZ)

79- ÜÇÜMÜZ İÇİN
İncili Çavuş, eşeğine binip pazara gidiyormuş. Yolda şakacı bir
köylüye rastlamış. Köylü eşeğini göstererek sormuş:
- Hemşehrim ikiniz nereye gidiyorsunuz böyle?  
İncili Çavuş lafın altında kalır mı:
-Üçümüz için pazardan arpa ve saman almaya. (Şener ONURSOY)

80- İNCİLİ ÇAVUŞ VE PADİŞAH
İncili Çavuş ve padişah, bir bahar günü kırda gezintiye çıkmışlar.
Bu sırada bir çobana rastlamışlar. Padişah, İncili Çavuş’a:
-Çobanlar havadan iyi anlarlar. Bugün yağmur yağacak mı? Git sor bakalım.
İncili Çavuş gidip çobana sormuş:
-Hemşehrim. Havada yağmur var mı?
Çoban eşeğin kuyruğunu havaya kaldırarak bir süre göğe bakmış:
-Yağmayacak, demiş.
İncili Çavuş çobanın dediğini padişaha aktarmış. Bir süre dolaşmışlar. Çok geçmeden bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış. Padişah:
-Hani yağmur yağmayacaktı?
Hava tahmincisi çoban:
-Havanın nasıl olacağını bildiren eşeğin kuyruğu olursa elbette böyle olur efendimiz. (İbrahim TOPALOĞLU)

81- KAYSERİLİ
Kayserilinin biri hemşehrisi olan pastırmacının dükkanına gider:
-Bu akşam misafirim gelecek, iyi yerinden biraz pastırma ver.
-Misafirin gelecekse pastırmadan vazgeç, sana hindi sucuğu vereyim. -Hem lezzetli hem daha ucuz.
-Neden?
-Pastırma accuk karışık. Sen beni dinle., hindi sucuğu al.
-Hindi sucuğuna bir şey karıştırmadın inşallah.
-Sen yabancı değilsin. Doğrusunu söylemek gerek. Biraz eşek eti var.
-Ne kadar?
-Çok değil. Bir hindiye, bir eşek… (Şener ONURSOY)

82- BOYNUZ
İncili Çavuş, bayram öncesi kurbanlık bir koç arıyormuş. O sırada
hafif meşrep bir kadının kendisi gibi sürüyü gözden geçirdiğini görür. Yavaşça kadının yanına sokularak sorar:
-Buralarda ne işiniz var hanımefendi?
Kadın İncili Çavuş’u görünce gülümseyerek :
-Aman siz miydiniz Çavuş hazretleri? Kurbanlık arıyordum, kimsem olmadığı için kendim geldim.
-Aman hanımefendi, kurbana ne gerek var. Ben kurbanınız olayım.
Kadın bu cevaptan hoşlanarak:
-İyi ama sizin boynuzlarınız yok ki?
İncili Çavuş eğilerek kadını selamladıktan sonra:
-Önemli değil hanımefendi. Evinizde kalırsam kısa zamanda dallanıp budaklanırım. (Şener ONURSOY)

83- TANIDI LAN TANIDI
Yeşilhisarın Hacı Bektaş mevkisi , meşhur üzüm
bağlarıdır. Sahibi üzüm hırsızlarından yıldığı için, üzümü bozana kadar gece gündüz bağında yatıp kalkmaktadır. Sahibinden habersiz 6-7 arkadaş üzüm çalmaya giderler. Tabii ki sahibi bağda yatmaktadır. Sahibini görmeyen gençler bağa girerler , başlarlar üzüm yemeye. Gece ay ışığı olduğu için olmuş ve olmamış üzümleri seçemezler. Yarı koruklu üzümleri yerler, bir yandan koyunlarına doldurmaya başlarlar. Bağ sahibi uyanır bakar bağı talan ediyorlar. Tutamayacağını aklı kesen bağ sahibi başlar bağırmaya. Sesi duyan gençler tabanı yağlar kaçmaya başlar. Bağ sahibi tekrar bağırır:
-Tanıdım ulan götü kıllılar sizi. Sabah sizlerle görüşürüz.
İçlerinden biri kaçamaz, durur.
-Ulan tanıdı bizi ne yapacağız?
Hemen öbürü atılır oradan kolundan tutar, çeker:
-Yürü ulan yürü herkesin g.tü kıllı olur. (Abdulkadir KOÇ)

84- SANA DA GEÇMİŞ OLSUN BANA DA
Yusuf Ceran Yeşilhisar’ın eski sünnetçi ve iğne yapan
sıhhiyelerindendir. Bu nedenle İğneci Yusuf Emmi derler. Şu an kendisi rahmetlidir.
Yusuf Emmi bilgili olduğu kadar cesaretli biridir. Sürekli sünnet yapar, hastalarla uğraşır, köyleri dolaşır iğnelerini yapardı. Yeşilhisar Kovalı köyüne gider. Hastaları dolaşır, hal ve hatırlarını sorar, iğnelerini yapar. Velakin acil vaka çıkar, köylü gelir:
-Yusuf Emmi elini ayağını öpem, benim avradın dişi sancıdı, sancıdan duramıyor, ne edersen  et kurtar.
Yusuf Emmi gider bakar, çürümüş azı diştir çekilmesi gerekir ama çekecek pense yoktur. Daha sonra elektrikte kullanılan pense bulunur ve onunla çekmeye karar verir. Köy sahası olduğundan evin önü ahırdır. Ahır damı ise (balkon) avlu olarak kullanılmaktadır. Ahırın duvar dibinde ise hayvan gübürü yığılmaktadır. Yusuf Emmi ahır damında kadının dişini sıkıca pense ile kavrar, bırakmaz. Kadıncağız başlar bağırmaya. Yusuf Emmi çekmeye çalışır bir türlü çekemez. O telaşla ahır damının ucuna geldiklerini fark edemezler.  Dişe asılınca damdan aşağıya gübürün içine düşer, Yusuf Emmi. Elinde pense, pensenin ucunda diş. Alttan yukarıya seslenir:
-Hadi gavırın gızı sana da geçmiş olsun bana da… (Abdulkadir KOÇ)

85- DAŞ İLE DİŞ
Yeşilhisar Belediyesinden emekli temizlik işçisi Mehmet Emmi,
lakabı ise Habibe derler, saf ve temiz bir insandır. Okur yazar değildir. Habibe Mehmet Emmi üşütmekten dolayı bağırsaklarından rahatsızdır. Zaman zaman peklik olur, tuvalete çıkamaz. Bir türlü çare bulamaz. Biri der:
-Ya  Habibe Emmi bu böyle olmaz al sağlık karneni bir toktora göründe  iğne mi yazar hap mı yazar tedavi ol.
Sonunda hastaneye gider. Doktor sorar:
-Şikayetin nedir söyle amca.
Habibe Mehmet Emmi başlar derdini söylemeye:
-Ağzını sevdiğim doktor yeğenim anlamadım gitti. Bazen oluyor daşınan diş, bazen oluyor bardağa goy goy iç.  (Abdulkadir KOÇ)

86- BANA YATTIĞIN GİBİ YAT
Yeşilhisar’da iki yaşlımızdan biri hastalanır. Eski topraktır nezaketi elden bırakmaz. Kocası alır götürür kadıncağızı doktora. Doktor sorar:
-Buyur amcacığım derdin nedir? Neren ağrıyor?
Kadıncağız anlatır derdini. Doktor:
-Yat muayene edeyim.
Kadın kocasının gözünün içine bakar:
-Ne şekil yatacağım la.
Kocası sinirlenir,bağırır:
-Bana yattığın gibi yat gavurun gızı. (Abdulkadir KOÇ)

87- AĞAM SAMANLIKTA
Yeşilhisar’da Oturağın Mustafa derler, biraz akli dengesi
yerinde değildir. Babası sürekli içen alemcidir. Oturağın Hacı Hasan olarak tanınır. Arkadaşına ise Ecelin Yusuf derler, her gece beraber olurlar. Şu an ikisi de rahmetlidir. Hacı Hasan Emmi ile Ecelin Yusuf Emmi iki tek atarlar. Kafaları tatlanır, bir olaya karışırlar. Gider evin altında samanlık dediğimiz hayvan yemlerinin altına saklanırlar. Mustafa’ya tembih ederler:
Bizi soran olursa burada olduğumuzu söyleme.
Polis bu şahısları arar fakat ulaşamaz. Polisler tekrar eve varır, kapıyı çalarlar. Mustafa çıkar:
-Ne istiyorsunuz?
Görevliler sorar:
-Oğlum baban nerede?
Mustafa başlar:
-Sen Oturağın Hasan Ağa, ben Ecelin Yusuf, ağam babam evde yok, ağam evde yok.
Görevliler:
-Söyle sana para verelim.
Mustafa kanmaz. Yine:
-Sen Oturağın Hacı Hasan Ağa ben Ecelin Yusuf, ağam evde yok., ağam evde yok. Olacak gibi değil, görevli cebinden çıkarır parayı gösterir Mustafa’ya, hemen gevşer. Mustafa alır parayı:
-Ağam samanlıkta. (Abdulkadir KOÇ)

88- UÇ HACI MUSA UÇ
Yeşilhisar’ın Kuzey mahallesinde yalnız yaşayan Hacı Mustafa Emmi şu an rahmetlidir.
Hacı Mustafa Emmi, evinde yatsı namazını kılar, sonra oturur tespih çeker, Allah’a zikredermiş. Komşusu Hanım Hala, Hacı Mustafa Emmiyi takip eder. Şaka yapmaya karar verir. Eski evlerde dam seviyesinde pencere bulunur. Bu pencereye tafana penceresi derler. Hanım Hala, Hacı Mustafa Emmiyi yine gözetlemeye başlar. Hacı Musa emmi kendini yine kaptırmış, hiçbir şeyden habersizdir. Tespih ve zikrini yapmaya devam eder. Tam huşu içinde daldığı an başlar hanım hala:
-Uç ya Hacı Musa uç.
Hacı Musa Emmi neye uğradığını bilemez. Nida geldiğini zanneder, daha da yüksek sesle hiddete kapılır. Hanım hala yine tekrarlar:
-Uç ya Hacı Musa uç.
Hacı Musa Emmi işin ciddiyetine varır:
-Uçamıyom ya Resulallah.
Uçmayı dener ama başarılı olamaz. En sonunda Hanım Hala işi cıvıklar:
- Uçamıyorsan s.ç ya Hacı Musa s.ç. (Abdulkadir KOÇ)

89- TÜRBE TEKKESİ  
Yeşilhisarlı Yusuf Gülşen  lakap olarak Colunun Yusuf Emmi derler.
Sürekli şaka yapmayı seven, yapılan şakaya da dayanan biridir. Bir gün Türbe Tekkesi denilen mevkie bağ sulamaya gider. Gece yarısı suyu bağlar, uzun sürmez çok şiddetli bir yağmur başlar. Yeşilhisar tabiri sucuk olur iyice ıslanır. Koşarak Türbe Tekkesi dediğimiz yatırın yanına ayakkabısını çıkarır girer. Türbenin bir köşesine oturur. Tütün tabakasını çıkarır, bir cigara dolar içer. Tam o sırada Ahmet Emmi gelir. Ama içeride Yusuf Emminin oturduğundan habersizdir. Ahmet Emmi de ıslanmıştır, tekkeye sığınmak ister. Ahmet Emmi elindeki küreği tekkenin penceresinden içeriye uzatır. Ama Yusuf Emmi bu ya, küreği aldığı gibi dışarı fırlatır. Ahmet Emmi girecektir,kararlı. “Kürek değil neyi fırlatırsan fırlat gireceğim içeri” der. Başlar yüksek sesle bildiği duaları okumaya. Yaratana sığınır girer içeri habersiz olduğu Yusuf Emminin yanına oturur. Ahmet Emmi okumaya devam eder. Yusuf Emmi başlar garip garip sesler çıkarmaya. Ahmet Emmi aldırmaz daha yüksek sesle okumaya devam eder. Baktı olacak gibi değil elinde tuttuğu yarı çamurlu soğuk kuyu denilen lastik ayakkabısını var gücü ile Ahmet Emminin ağzına vurur. Çarpıldığını zanneden Ahmet Emmi yalı ayak var gücü ile bağırarak evin yolunu tutar. Adamcağız 2-3 ay aklını başına toparlayamaz. Hiçbir kimseye de böyle bir olay geçti başımdan demez. Epey bir zaman geçtikten sonra Yusuf Emmi kahvehane önünde:
-Ahmet tekkede nasıl çarpıldın?
-Ulan yoksa vuran sen miydin? (Abdulkadir KOÇ)

90- SAKIN YIKILMA HA…
Yıl 1929-1930 arası. Yeşilhisar o dönemlerde İncesu nüfusuna bağlıdır. Evlenecek olan çiftler, nikah yaptırmak üzere İncesu’ya giderler. O zamanlar nikah yaptırmaya “yıkılma” derlermiş. Yeşilhisarlı Havva Hala ile Osman Emmi nişanlanırlar. Yıkılmak üzere İncesu’ya giderler. Havva Teyzeye birkaç kişi öğretir:
-Sakın ha Osman Emmiye yıkılma.
Ona karakucak güreş yapacakmış gibi gelir, o yüzden yıkılmamaya karar verir. Evraklar hazırlanır, nüfus memuru sorar:
-Osman oğlum Havva’ya yıkılmak istiyor musun? (Karılığa kabul ediyor musun).
-Evet.
Havva teyzeye sorar:
-Kızım Havva, Osman’a yıkılmak istiyor musun? (Kocalığa kabul ediyor musun).
Evet demeden Havva teyze Osman Emmiyi aldığı gibi nikah dairesinde sırtını yere getirir. Der ki:
-Ben yıkılmam. İşte Osman’ı nasıl yıktım.
Herkes güler:
-Olmaz ol Havva yıkıl dedikse, öyle yık demedik ya!(Abdulkadir KOÇ)

91- BEYİNSİZ
Adı Mahmut, lakabına Beyinsiz Mahmut derler. Gündüzleri inşaatta
çalışır duvar örermiş. Geceleri ise sürekli içer, sabah kalkar işine gidermiş. Gün boyunca da kolay kolay ayılamazmış. Yine inşaat alır, binanın taş duvarlarını örmeye başlar. Birinci gün pencere seviyesine gelirler. Birkaç gün duvar örme işi devam eder. Tabii bu arada eve girip çıkacak kapıyı koymayı unuturlar. Öğle paydosu verirler, yemek yenecek, dışarı çıkmak isterler. Ama çıkacak kapı yok. Başlarlar gülmeye:
- Ulan sana beyinsiz dedikleri kadar varmış. Beyinsiz olduğunu biliyorduk ama bu kadar beyinsiz olduğunu bilmiyorduk. (Abdulkadir KOÇ)

92- ÇIKABİLSEM
Yeşilhisar merkez karakolda 1950’li yıllarda görev yapan komiser bir taktik uygular. Geceleri  halkın huzurunu bozan  ağır alkollü kişileri toplar, arabaya bindirir ve 1-2 saatte gelecek mesafeye bırakır, gelirmiş. Her gece içen Yeşil Emmi komiserin bu uygulamasından yılmış artık. Gene oturur içer ama bu kez fazla kaçırır. Eve gidemez haldedir. Komiser gene her akşam olduğu gibi alkollü kişileri topluyor. Bunu gören rahmetli Yeşil Emmi arabanın altına girer saklanır. Lakin komiserin gözünden kaçmaz. Komiser:
-Çık arabanın altından.
Yeşil Emmi başına gelecekleri bildiği için çıkmaz. Komiser seslenir:
-Hadi git ulan işine, zaten çıkabilsem doğru eve gideceğim
Çıkmaz ve orada sabahlar. (Abdulkadir KOÇ)

93- NE BİLEĞİM GADASINI ALDIĞIM
Yeşilhisar’ın yaşlılarından Hediye Hala şu an rahmetlidir. Halanın yaşlı bir ineği varmış. Ağzında dişi kalmamış, sütten kesilmiş yaşlı hayvanı satmak istermiş. Kendisinin okur-yazarlığı olmadığından hesaba aklı ermez. Ürgüp eşrafından ineğe talip çıkar. Hala derler:
-Sende inek varmış, almak istiyoruz bakalım.
-Yavrum buyurun inek burada bakın.
Gelen müşteri ineğe bakar, ağzını yoklar, altına bakar, üstüne bakar. Hediye halaya bu  ineğin yaşı kaç diye sorarlar. Hediye hala der ki:
-Ne bileyim yavrum, gadasını aldıklarım. Tahdaşı Ali’nin hanımı gelin olduğunda doğduydu.
Adamlar bakar:
- Hala biz ne bilelim Ali Emmiyi, hanımın yaşı kaç. (Abdulkadir KOÇ)

94- BANNAK KOMUTANIM
Yeşilhisar ağzı, lakabına Kirimin Mehmet derler. Gençlik çağıdır. Askerliği gelir vatani görevini yapmak üzere askere gider. Birliğine teslim olur. Aylar geçer, yıllar geçer askerlik devam eder. Bölük komutanı İstanbulludur. İstanbul lehçesi kullanır nazik ve nezaketli ince ruhlu bir insandır. Mehmet Emmi bir kaza sonucu parmağını kırar. Revire çıkma gereği hasıl olur. Bölük komutanına varır:
-Gomutanım benim bannağım kırıldı beni revire gönder.
Komutan, Mehmet Emmiye tuhaf tuhaf bakar:
-Oğlum Mehmet, parmak de bakayım.
Mehmet Emmi söyleyemez bir türlü:
-Bannak gomutanım.
Terhis olana dek komutanı parmak de oğlum.
Mehmet Emmi:
-Bannak gomutanım.
Mehmet “parmak” demeden terhis olur gelir. (Abdulkadir KOÇ)

95- 40 DA PEK ÇOK OLDU HAKİM BEY
Yeşilhisarlı rahmetli Hasan Emmi, ev arası meskun mahalde hayvan besler. Evler yan yana  inşa edilmiş, bu yüzden sık sık anlaşmazlıklar hasıl olur. Ahırdan çıkan hayvan pisliğini, kışın tezek yapıp yakmak üzere sıkma yapar, duvar dibine dizer. Hayvan gübürünün kokusundan rahatsız olan komşusu bu duruma itiraz eder. Anlaşamaz kavga ederler, sonunda mahkemeye düşer. Diğer bir komşusunu da şahit olarak yazdırırlar. Ama şahit genç kadının okur yazarlığı yoktur. İlk kez hakim karşınına çıkmaktadır. Duruşma başlar. Hakim:
-Anlat bakalım olay nasıl oldu Hasan efendi?
Hasan Emmi başlar anlatmaya. Tarif eder olay mahallini:
-Hakim beyim farzımahal senin oturduğun yer ahır, benim bulunduğun yer de evim. Buraya kermeyi dizmeyim de nireye goyum
der masaya vurur. Hakim kızar:
-Anlaşıldı, şahit gelsin.
Kadıncağız gelir, bacakları titrer:
-Yaşın kaç?
diye sorar. Gerçek yaşı 20’dir. Okur-yazar olmadığından yaşının 15 olduğunu söyler. Hakim güler, biraz da şaka vari takılmak ister:
-Kızım senin yaşın 15 değil 40 yaşında gösteriyorsun. Sen 40 yaşındasındır.
Kadıncağız buna çok üzülür, ağlamaklı olur:
- 40 da pek mi çok oldu hakim bey! (Abdulkadir KOÇ)

96- Eee GET N’ARAR
Hırsızlık suçlaması nedeniyle yaşlı kadıncağız mahkemeye düşer. Hakim karşısına çıkar. Okur-yazar değildir. Hakim suçlanan kadının yüzüne suçunu söyler:
-Kızım sana keçi çaldığını söylüyorlar, doğru mu? Anlat bakalım.
Hırsızlıkla suçlanan kadın hakime cevap verir:
-Eee get n’arar canını assın geçi meçi çaldığım. (Abdulkadir KOÇ)

97- HA BİN LİRA AL
Yeşilhisar’da nakliyecilikle uğraşan, lakabı ,Liliyar saf ve temiz
yürekli bir insandır. Okur yazarlığı yoktur. Kamyon kullanır. Şu an rahmetlidir. Liliyar Emmi kamyonuna malı yükler, ulaştıracağı yere götürmek üzere yola çıkar. Fakat ehliyeti yoktur. Okur yazar olmadığından bir türlü ehliyet alamaz. O zamana kadar da ehliyetinin olup olamadığını sormayan trafiğe yakalanmamıştır. Şanssızlık bu ya bir gün trafik çevirir Liliyar Emmiyi. Trafik polisi:
- Ehliyeti ver.
Liliyar Emmi:
-Yok.
-Ehliyetsiz araç kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor musun da yola çıkıyorsun. Sana 500 lira para cezası keselim de aklın başına gelsin bakalım.
Liliyar Emminin hesaba aklı ermez. Başlar polis memuruna yalvarmaya:
-Ha gardaş çoluk çocuğun gısmeti, arabanın da borcu var. 500 lira almada n’olur 1000 lira ceza kesin de beni bırakın.
-Ne diyon hemşehrim sen?
Sonra okur yazar olmadığını öğrenirler, ceza kesmez bırakırlar.
(Abdulkadir KOÇ)

98- NEREDEN İNDİ
Hasan Emmi’nin inatçı mı inatçı bir eşeği varmış. Bir türlü hayvanı ehilleştiremez. Hayvan tor kalır. Hasan Emmi yine eşeğine malzemelerini yükler, üstüne de biner bağa çalışmaya gider. Eşek bu ya yine inatlığı tutar. Eşeğine kızan Hasan Emmi ceza olsun diye üstünden inmemeye şart eder. Yani yemin eder. Kızgınlıkla ne söylediğinin farkına sonradan varır. Yemin ettiği için eşeğin sırtından inemez. Bir süre yaşantı eşeğin sırtında sürer, bir türlü yolunu bulamazlar. Sonunda zamanın hocası Koçum Hocazadeye giderler, durumu anlatırlar. Hoca çok kızar:
-Getirin eşeği, şu ağacın altına yaklaştırın. Çık ağacın üstüne.
Hasan Emmi çıkar.
-İn aşağı. Nereden indin?
-Ağaçtan hocam.
-Meczup bir daha vara yoğa yemin etme, şimdi git. (Abdulkadir KOÇ)

99- TEŞEKKÜR
Yeşilhisar’da görev yapan makam ve mevki sahibi bir müdür ayakkabısını boyatmak ister. Kahvehane önünde oturan ayakkabı boyacısına varır. Müdür kendisini tanıtır:
- Ben falan dairenin müdürüyüm. Senin ismin ne?
- Ahmet.
Okur-yazarlığı yok, ayakları doğuştan sakattır, geçimini boyacılıkla sağlar.
-Ahmet Bey ayakkabıları parlat bakalım.
Ahmet Ağabey ayakkabıları boyar, pırıl pırıl eder. Müdür çıkarır parayı fazlasıyla verir:
-Teşekkür ederim Ahmet Bey.
Lakin Ahmet ağabey teşekkürün ne olduğunu bilmez, müdürün kendisine küfür ettiğini zanneder:
- Ben de sana bir milyon defa teşekkür ederim.  (Abdulkadir KOÇ)

100- ÇAYA DÖKTÜM
Rahmetli Hamdi Emmi çok sinirli, sevilen sayılan biridir. Geçimini çiftçilik yaparak sağlar. Gelen giden misafiri çok sever. Fakat gelen misafirlerden çaya, şekeri çok atan olduğu zaman çok sinirlenir, kendi kendine sohranır. Buna şahit olan oğlu Mehmet Ağabey babasını kızdırmak ister:
-Yav ağa bizde torba torba çay şekeri vardı, tüm çaya döktük, kızacağını bilsem çaya dökmeden sana getirirdim.
Hamdi Emmi kızar, bağırır:
- Lan gavurun oğlu o kadar şekeri götürüp çaya döktün ha!
(Not: Çay, küçük dere yatağından akan su) (Abdulkadir KOÇ)

>50 tane KAYSERİ FIKRASI

>1- ON BİN LİRAYI GÖRDÜ 

Kayserili bir hayvan tüccarı ineğini satmak için pazara  götürür. İnek ahırdayken ineğin gözü önünde on bin lirayı sayıp cebine koyar. Pazarda ineği on iki bin liraya satmak isteyen tüccara derler ki: 
-Bu inek on iki bin lira etmez. 
Kayserili yemin eder: 
- Vallahi de billahi de bu inek sabahtan on bin lirayı gördü. (Yaşar ACAR) 

2- YE YE YE YEDİ 
Bir köyde üç arkadaş askerlik yoklamasında Kayseri Hava İndirme Alayına komando olarak yazılmak isterler. Bunları yetiştirmek için aynı yere almışlar.  Az bir yükseklikten paraşütle atlama taliminde komutan bu üç askere der ki: 
-Oğlum uçaktan atlar atlamaz paraşütün düğmesine sakın basmayın içinizden ona kadar sayın ondan sonra düğmeye basın. 
Bunlar talimde öğrendiler ya bu sayı sayma işini, sıra normal inişe gelince de uçaktan atlayınca sayı saymaya başlarlar ama birisi yere çakılır. 
Komutan askerlere der ki: 
-Gidin bakın bu askerimiz niçin yere çakıldı? 
Askerin yanına arkadaşları gelirler ki asker hala: 
-  Ye ye ye ye yedi , demektedir. (Yaşar ACAR) 

3- CİRİT ATLARI 
Kayserilinin biri Erzurum’da askermiş. Atları seven bu asker Dadaşköy’de  her Pazar günü oynanan ciridi izlemeye gidermiş. Karınları çekik, seke ayaklı cins atları hayranlıkla izliyormuş. 
Askerliğini bitirmiş ve aradan yıllar geçmiş. Kayserili artık seksen yaşına girmiş ve hastaymış. İki oğlu babalarına son isteğinin ne olduğunu sormuşlar. İhtiyar baba demiş ki: 
Oğul Erzurum’da askerken Dadaşköy’de cirit oynayanları izlerdim. O cins atlar hala gözümün tütüyor. Erzurum’a gidip o atları görmek istiyorum. 
Oğulları hasta babalarını alıp Dadaşköy’e götürmüşler. İhtiyar ciridi izler, bir de bakar ki o cins atlar yok! Cirit oyununda karınları şişmiş beygir türü atlar var. Duruma üzülen ihtiyar, yanı başlarındaki köy çeşmesinden küzeye* su dolduran yeni bir geline yaklaşır “Demek ki gelin de kocasından memnun değil”: 
Evladım bundan atmış sene evvel, ben burada askerken cirit oynayanları izlerdim, çok güzel cins atlar vardı. Şimdi o atların yerini beygirler almış, o atlar nerede? 
Gelin der ki: 
- Amca eskiden göğüsleri kıllı dadaşlar vardı ya, işte o atlara binip de gittiler. (Yaşar ACAR) 

4-ASKER ARKADAŞLAR 
Kayserili Mehmet Ağa Çanakkale’ye askerlik görevine gider. Orada Trabzonlu Cengiz ile aynı bölükte görev alır ve onunla tanışıp candan arkadaş olurlar. 36 ay askerlik süresince birbirlerine kenetlenir, kan kardeşi olmaya karar verirler. Derken askerlik bitiminde Mehmet Ağa memleketi Kayseri’ye, Cengiz de Trabzon’a döner. Aradan 25 yıl geçer, birbirleriyle sadece mektuplaşırlar. Cengiz Ağa bir gün Adana’ya giderken Kayseri’de inip ve askerlik arkadaşını ziyaret etmek ister ve arar sorar arkadaşının evini bulur. Hoş beşten sonra hal hatır sorulur. Cengiz Ağa, üç çocuğu olduğunu, bunların ziraatla (fındıkla) uğraştıklarını söyler. Kayserili Mehmet Ağa ise dört tane oğlu olduğunu, bunların ikisinin akıllı diğer iki tanesinin de  akılsız çıktığını söyler: 
-O nasıl oluyor? 
diye Cengiz Ağa sorar. Mehmet Ağa akıllı oğlanlardan birinin kundura dükkanı açtığını, diğerinin ise giysi dükkanı olduğunu: akılsızlardan  birinin ise öğretmen olduğunu, diğerinin de memur olduğunu söyler. Cengiz Ağa kızar! 
-Ulan sen nasıl konuşuyorsun, okuyan mı akıllı, okumayan mı? Ben bu işi anlamadım da, der. 
Mehmet Ağa : 
-Ticaretle uğraşanlar has Kayserili, okuyanlar ise Trabzonludur 
der. (Dursun KIZILIŞIK) 

5- KAYSERİLİ İLE ŞEYTAN 
“Kayserili şeytan gibi zekaya sahip”, “şeytana pabucunu ters giydiren Kayserilinin yanında şeytanın lafı mı olur”,  sözleri şeytanın kulağına sık sık çalınmaya başlayınca, bu sözleri içine sindirememiş. Şeytan, Kayserili biri ile ortak arazi ekmeyi planlar. Şeytan der ki kendi kendine: 
Göreceğiz bakalım, şeytan mı daha kurnaz, Kayserili mi? 
Ve gün gelir Kayseriliye sözü açar: 
-Seninle ortak bir pancar ekelim 
deyince Kayserili: 
-Hay hay ekelim, demiş.   
-Ama her şey ortaklaşa yapılır. Tarlalar sürülür, tohumu, gübresi hasat zamanı beklenir. Şeytan bu ya duramaz işte: 
-Sayın Kayserili arkadaş, bak pancar yeşerdi, yaprakları koca koca oldu. 
-Seninle bir pazarlığa girelim. Üstü benim olsun toprağın altta kalanı da senin olsun, ne dersin? 
-Tamam, ortağıma saygım ve güvenim sonsuz. 
Yeşil yapraklar büyüdükçe  şeytanın da yüzü gülüyormuş.  Gün gelmiş, mahsul kaldırılmış. Tüm yaprakları şeytan alırken  toprak altındaki pancarı da Kayserili almış. Kayserili, pancarı satmış bir sürü para alırken, şeytan kendisini aldatan o yeşil yapraklarla beş parasız kalmış. Ve yenilgiye doymadığı için: 
-Kayserili arkadaş seninle bir de buğday ekelim. Yalnız bu sefer toprağın altı benim demiş ve Kayserili de: 
-Peki üstü de benim, demiş. 
Gene yıl sonu gelmiş, gene şeytanda hüsran. Çünkü şeytan, buğdayın saplarını alırken Kayserili de buğdayın denelerini almış. Artık dayanamayan şeytan demiş ki: 
- Aman be Kayserili arkadaş pes benden. Senin namını duymuştum da inanmamıştım. Meğerse sen neymişsin be Kayserili, demiş… (Mehmet KONAK) 

6- AĞALARIN VESTİYERİ 
Tomarza’nın ileri gelen eşrafından 3-4 kişi şehir kulübünde bir araya gelerek imece usulü erzak alıp yemek yapmışlar ve içki masası kurmuşlar,başlamışlar içmeye. Bu sırada içeriye mahalle bekçisi girmiş ve onu da çağırarak masaya oturtmuşlar. Yiyip içtikten sonra sıra alınan erzakların ve içilen içkilerin paralarını toplamaya gelmiş. Eşrafın geleneğinde fakirin ve yoksulun kollanıp-gözetilmesi olmasına rağmen, masadaki giderlere bekçiyi de dahil etmek isteyince içlerinden biri itiraz ederek: 
- Fakirdir onu dahil etmeyelim. 
Giderleri toplamakta olan ilçenin ileri gelen eşrafı: 
- Mademki bu bekçi ilçenin ağası ve eşrafı değil, neden paltosunu ve şapkasını bizim paltoların asılı olduğu vestiyere astı? 
(Mevlüt Mürsel UZUN) 

7- CİGARA SARMA 
Avşar köylerinden birisine kız istemek için giden komşu köylüler, hoşbeşten sonra kızı isteyip de ayrılacakları an gelince, Avşar köylüleri dünürcülüğün hem olumlu sonucunu hem de samimiyetlerinin ileri derecesini ifade etmek için: 
Misafir gidici, tabakalarından birer cigara daha saralım 
diyerek fırsatçılığın tadını çıkarmış olurlar… (Mevlüt Mürsel UZUN) 

  8- SİYASİ MARKAJ 
1994’te yapılan mahalli seçimlere girilirken, belediye başkanlığına talip olan adaylar oyu biraz fazlaca olan seçmenlere markaj uygulaması yaparlar. 
Tomarza ilçe merkezinde Kürt Bedo adlı yaşlı bir amca var idi. Kendi çevresiyle epeyce oyları fazlaydı. Benim karşımdaki bir diğer partinin adayı, Kürt Bedo’nun oylarını elde edebilmek için ona hayli yakın olmuş ve sözünü de almış. Seçim günü gelip oylar sandıklara girmeye başlayınca bana rakip olan aday arkadaşım hemen Kürt Bedo’nun evine koşar. Eve girdiğinde Kürt Bedo’yu oyunu kullanmış ve yorganın altında, sırt üstü ayakları dikili vaziyette yatar görür. Gözleri oldukça az gören Kürt Bedo emmiye: 
“Bedo Emmi oyları ne yaptın,kullandın mı?” der. 
Soranı pek ayırt edememiş olacak ki: 
-Yavrum senin partiyin işareti garga mıydı, guş muydu? diye sorunca Aday arkadaş, parti ambleminin kuş cinsinden olmadığını söyler. 
-Eyvah, biz yakınlık gösterdik markaja aldık, yumurtayı başkasının takasına yumurtlamış, der. (Mevlüt Mürsel UZUN) 

9- AYRAN VE PEKMEZ KARIŞIMI 
Tomarza’da görevli 3-4 öğretmen tatil gününü fırsat bilerek şehir kulübünde oturup içki içmeye başlarlar. İçlerinden ikisi rakı içerken bir diğeri de şarap içiyormuş. Zaman ilerleyip de şakanın ve sohbetin koyulaştığı bir ana gelince içeri Pusatlı köyünden akılca özürlü olan Cafarın Musa  girer. Bu şahıs daha hayatında ne rakı ne de şarap görmüş. Öğretmenler Cafarın Musa’yı masalarına çağırmışlar. Masalarındaki mezelerinden yedirirken muzipliğine rakı ve şaraptan da içirmeye başlamışlar. Çakırkeyf olan Cafarın Musa bir duble rakı, bir duble şarap derken arka arkaya dolan kadehler Cafarın Musa’nın sarhoş olup boylu boyunca yere uzanıp yatmasına sebep olmuş. Gecenin geç vakti olunca kulüp işletmecisi ve öğretmenler Cafarın Musa’yı orada bırakarak kapıyı çekip giderler. Ertesi gün geldiklerinde, görürler ki Cafarın Musa içkinin sarhoşluğundan hala yerde yatıyor. Kaldırırlar, başını yıkarlar, kahvaltı ettirirler. İçlerinden birisi sorar: 
-Musa sana ne oldu böyle? 
Rakıyı ayran, şarabı da pekmez sanan Musa: 
-Pekmez neyse ne de, ayran benim anamı ağlattı, der… 
(Mevlüt Mürsel UZUN) 

10- HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ 
    Tomarza ilçesine bağlı Kömür köyünden Davulcu Kel Hacı bir gün kağnısına biner ve Tomarza yolu üzerindeki  öbek öbek toplanmış  dikenleri görür ve yüklediği gibi kendi köyüne getirerek düvenle sürüp hayvanlarına kes denilen yemi yapar. Tarlanın sahibi tarlasına gidince bir de ne görsün, topladığı dikenlerin yerinde yeller esiyor. Araştırma ve soruşturma sonucunda dikenleri çalanın Kel Hacı olduğunu öğrenir ve onu mahkemeye verir. Kel Hacı, sanık olarak mahkemede hakim karşısına çıkartılır. Hakim sorar: “Davacı olan şu adamın tarlasından toplanan dikenleri çalmışsın, ne diyorsun?” der. Kel Hacı ayağında çarık, bacağında yamalı şalvarıyla adeta göreni acındıracak bir kıyafetle takındığı büyük pişkinlik içerisinde hakime  “Hakim Bey, davacı olan bu adam bana gelerek tarlamdaki dikenleri temizle ve kenarda yak, karşılığında sana on çinik çavdar vereyim, dedi ve çavdarı vermediği gibi iftira ile beni mahkemeye verdi.” deyince, hakim davacı  adama dönerek:  “Şu biçare, zavallı insanın hakkını yemeye utanmıyor musun? Hem tarlanı temizletiyorsun, hem de emeği olan on çinik çavdarı vermiyorsun” der ve adamın  Kel Hacı’ya on çinik de çavdar vermesine karar verir. Mahkemeden süklüm büklüm çıkan Kel Hacı giderken kendi kendine söylenir:   “Ey Allah’ın kulu Kel Hacı, sende hiç din iman yok mu? Hem adamın dikenlerini çaldın, hem de adamı on çinik buğdaydan ettin!”  (Mevlüt Mürsel UZUN) 

11-MAĞARADAKİ DAVULCU-ZURNACI 
Tomarza çevresinin en usta davulcusu ve zurnacısı Köm köyünden Kel Hacı ile Nail Efendiydi. Bir gün bu iki usta başka bir köydeki düğünden dönerlerken yağmura yakalanırlar, ıslanmamak için yol üzerinde bulunan bir mağaraya sığınırlar. Biraz sonra bir de ne görsünler,   bohçalı bir kızla bir delikanlı mağaraya doğru gelmektedir. 
Davulcu ile zurnacı hemen  mağaranın karanlık bir köşesine saklanır ve gençlerin kendi aralarındaki konuşmalarını dinlemeye başlarlar. Konuşmalardan delikanlının  genç kızı yakın bir köyden kaçırdığı anlaşılır. 
Delikanlı bir ara: 
-Köyümüze vardığımız zaman hemen düğün hazırlıkları yapalım , davulcu ve zurnacı olarak da Kel Hacı ile Nail Efendiyi tutarak muhteşem bir düğün yapalım, 
der ve büyük bir coşkuyla aşka gelip: 
-Çal ulan Kel Hacı ile  Nail Efendi, 
diyerek nara atınca dip köşede saklanmış olan Kel Hacı ile Nail Efendi davul zurnayı gümbür gümbür öttürmeye başlarlar. Bir anda neye uğradıklarını bilemeyen gençler büyük bir şaşkınlık  içerisinde bohçalarını kaptıkları gibi köylerine doğru kaçmaya başlarlar. (Mevlüt Mürsel UZUN) 

12-ZEKA OYUNU 
Alışveriş için İstanbul’dan Kayseri’ye gelen Musevi iş adamı Simon, Tüccar Mehmet Ağanın evine misafir olur. Kayseri’de kaldığı süreyi Mehmet Ağanın evinde geçiren Simon’un gözü bir ara evin köşesindeki kediye yiyecek konan değerli  bir antika tabağa takılır. 
Simon kendi kendine: 
-Yahu şu Kayserilinin bilgisizliğine bak. Değerli antika tabağının kıymetini bilememiş olacak ki, bu tabakla  sokak kedisine yemek veriyor. 
Aklınca hemen kendi kendine tabağı elde etme planı yapar. Antika tabağı Mehmet Ağadan doğrudan doğruya istemenin yanlış olacağını düşünür. Önce  sokak kedisini alayım, sonra yiyecek koyma bahanesiyle tabağı da beraberinde isteyim der. Simon sabah kahvaltısını yapıp İstanbul’a doğru yola koyulacağı sırada: 
- Beslediğin şu ev kedisi ne kadar güzel ve cins bir kediymiş, hoşuma gitti bu hayvancağızı bana satar mısın? 
Kayserili sözüm ona gönülsüz bir eda ile: 
-Mademki hoşuna gitti, seni kıracak değilim ya, satayım. 
Amacı sünepe kediden ziyade antika tabağa sahip olmak  olan, Simon: 
İstanbul’da cam ve porselen tabakla bu hayvancağıza yiyecek verirsem belki gözleri bozulur, şu tabağını da sar da beraberinde götüreyim deyince, Kayserili zeka oyununu kazanmanın gururu ile: 
-Simon Efendi Simon Efendi , bugüne kadar kaç kedi sattımsa bu antika tabağın sayesinde sattım. 
Antika tabağa sahip olma hayali kursağında kalan Simon, köşeyi döndükten sonra sünepe kediyi sokağa bırakır ve Kayserilinin para kazanmadaki hünerini ve zekasını takdir eder.     (Mevlüt Mürsel UZUN) 

13- İRTİFA KAYBEDİYORUZ 
Bir uçakta,  99’u Laz, biri Kayserili, 100 kişi yolculuk 
yapmaktadır. Yolculuk sırasında uçağın motoru arıza yapar. Kaptan pilot: 
İrtifa kaybediyoruz, lütfen valizleri aşağı bırakın. 
Bütün valizler aşağı bırakılır. Uçağın arızası hala devam eder, koltuklar da aşağı atılır ve nihayet uçağın yer döşemesi de bırakılır, yolcular tavandaki korkuluklara tutunarak uçmaya devam ederler. 
Bu sırada kaptan pilotun sesi duyulur: 
Sayın yolcular bütün fazla ağırlıkları attık ama bir yolcunun ağırlığı maalesef fazla geliyor. İçinizden biri fedakarlıkta bulunsun. 
Buz gibi bir hava eser, herkes susar. Uzun bir aradan sonra Kayserili seslenir: 
-Arkadaşlar hepiniz akrabasınız, birbirinizden ayrılamazsınız,ben aşağı atlıyorum. 
Bütün yolcular büyük bir sevinçle Kayseriliyi alkışlamaya başlar. 
(Ali HASDAL) 

14- FABRİKANIN SAHİBİ DE… 
Kayserilinin biri iş için Amerika’ya gitmiş. Hazır buraya kadar gelmişken, uzun yıllardır görmediği ve Amerika’da yaşayan arkadaşımı da ziyaret edeyim demiş ve yanına gitmiş. Başlamışlar sohbete. Bizim Kayserili Amerika’da yaşayan arkadaşına sormuş: 
-“Eee ne yapıyorsun, ne işle meşgulsün buralarda ?” 
Arkadaşı: 
-“Abi şu görmüş olduğun fabrikanın genel müdürüyüm ben” diyerek övünmüş. 
Kayserili: 
-“Yazıklar olsun sana” demiş. 
Arkadaşı şaşırmış. 
-Neden ? 
Kayserili. 
-Bunca yıldır Amerika’dasın fabrikanın sahibi olamadın mı  daha ? 
Arkadaşı: 
-Sorma abi ya 
Kayserili: 
-Neden ? 
Arkadaşı: 
-Fabrikanın sahibi de Kayserili. (Ramazan AKGÜNDÜZ) 

15-TİLKİYE CEZA 
Bünyan’ın köylerinden birinde bir bağ sahibinin bağına tilki dadanmış. Adam, tilkiyi yakalarsam cayır cayır yakacağım diye ahdetmiş. Bir gün tilkiyi yakalamış. Ancak dinimizde bir canlıyı yakarak öldürmek yasak olduğundan şu meseleyi bir de ona sorayım diyerek hocanın yanına varmış: 
-Hocam, ben bu hayvana ceza vereceğim, ahdim var. Ancak yakmak 
günah sen bana, uygun bir ceza söyle demiş. 
Hoca tilkiye bakmış bir de bağcıya. Sonra başından kavuğunu çıkarmış, tilkiye giydirmiş, hayvanı salmış. 
Bağcı: 
-Aman hoca ne yaptın, demiş. 
Hoca gülmüş: 
-Bu ceza ona yeter de artar bile demiş. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

16-BÜNYANLI HASAN PAŞA 
Bünyanlı Hasan ismindeki şahıs, kendini paşa zannedermiş .Hasan’a bir gün sormuşlar: 
-Yahu sen paşayım diyorsun ama elinde paşalık vesikan yok. İstanbul’a git sana paşalık vesikanı versinler. 
Hasan düşmüş İstanbul’un yollarına, varmış çıkmış padişahın huzuruna. Padişah, Hasan’ı dinlemiş. Hasan’ın saflığı hoşuna gitmiş: 
-Oğlum Hasan! sen köyüne git evraklarını daha sonra yollarım! 
Hasan sevinerek köye gelmiş. Arkasından da padişahın yazdırdığı evrak gelmiş. Evrakta şunlar yazılıymış. 
Koramaz Dağı tarlan olsun 
Eğer saban geçer ise 
  Her hâneden bir yumurta 
Eğer köylü verir ise 

Hasan, sen paşasın 
Şu dağları aşasın 
Sarumsaklu köyünde 
Yine paşalığını yapasın. (S.Burhanettin AKBAŞ)   
  
17-UZAKTAN SELAM 
Mukallit bir Bünyanlı varmış. Bu adam uzak bir tarlada çalışmakta olan Hasan Ağa’ya: 
-Hasan Ağa, senden nâmert adam var mı ? diye bağırmış. 
Zavallı Hasan Ağa, bu adamın selam verdiğini zannederek: 
-Uğurlar olsun, uğurlar olsun demiş. (S.Burhanettin AKBAŞ) 

18-  PROTESTO 
Vaktiyle Kayseri Sanayi Bölgesinde sobacı ustası İsmail Ağa 
mesleğini icra ederdi. Ticaret hayatı işte… Bir gün  verdiği senedin tutarını ödemekte zorlanmış. Senedi protesto olmuş ve ihbar İsmail Ustanın adresine ulaşmış. Protestoyu öğrenen usta utancından ne yapacağını şaşırmış ve bağa kaçmış. Etrafına da haber sızdırmamış. Ama kulağı tetikteymiş. Emniyet güçleriyle jandarma ya da alacağı olanlar grup halinde işyerine gelerek kendisini protesto edecekler diye günlerce kaçarmış. Aradan epey zaman geçtikten sonra ne olduysa olmuş. Hele bir gidip ortalığı kolaçan edeyim demiş ve iş yerine uğradığında herkesin aldırmaz bir halde işine gücüne devam ettiğini görmüş. Hiç kimse kendisiyle ilgilenmiyormuş. Protestoya dair kimse bir kelime bile söylemiyormuş. Merak etmiş ve dükkan komşularına sormuş: 
-Beni protesto edenler olmadı mı? 
-Hayır. 
-Polis, jandarma ya da kalabalık bir alacaklı grubu gelmedi mi? 
-Hayır. 
Ama komşusu noterden bu protesto evraklarının geldiğini söylemiş ve evrakı ustaya uzatmış. Usta protesto kağıdını almış, masanın üzerine çarpmış: 
- Protesto dedikleri bu muydu? Bu ise her gün gelsin be birader!  (Mustafa ALAN) 

19- EŞEĞİ BÖYLE BOYARLAR 
Kayseri’ye bir banka müfettişi gelmiş, zamanın en iyi oteli olan 
Zümrüt Palas’ta yatmış. Sabah teftiş edeceği bankaya gitmeden önce kapıdaki boyacı çocuğa ayakkabılarını boyatmaya karar vermiş. Bir taraftan da çocukla muhabbete başlamışlar: 
-Siz eşeği boyar da satarmışsınız, doğru mu? 
-Doğru. 
-Nasıl olur bu? 
Çocuk elindeki fırçaları çaprazlama çalımla ayakkabılar üzerinde sallarken 
-Boyuyoh ya! İşte böyle… (Çiğdem İLBEY) 

20- PARTİ DAVASI 
Rahmetli Turhan Feyzioğlu’nun  CHP’de siyaset yaptığı yıllarda kafile halinde Develi’den Tomarza’ya giderlerken Pusatlı köyü yakınlarında sabanla çift süren bir köylünün yanında  dururlar. Feyzioğlu, yanındakilere: 
-Şu vatandaşın  ahvalini bir soralım, der. 
Arabadan inip köylüye selam verirler.  Adam gayet kibarca hoş geldin edip sorularına  cevap verir. Giderken içlerinden biri sorar: 
-Amca hangi partidensin? 
-Vallahi beyefendi, ben Demokrat Partiliyim. İki avradım var onlar da Demokrat Partili. Öküzlerim Demokrat Partili (tarlanın kelisinde* yayılan boz eşeği göstererek) fakat şu yayılan var ya, o çok inat onu döndüremedim, o domuz Halk Partili, demiş. 
Köylünün muhataplarının kim olduğunu bilmeden söylediği bu söz üzerine Feyzioğlu: 
-Hadi binin gidelim, ortalığı fazla karıştırmayın, der ve arabalarına binerler. 
Bu olayı Tomarza’da anlatırlar, köyde de duyulur. Dilden dile dolaşır. 
Aradan yıllar geçer. 
Bir gün komşu köyden Pusatlı’ya gençler bayramlaşmaya gelirler. Ziya Amcanın odasından çıkarken gençlerden biri sorar: 
-Ziya Amca hangi partidensin? 
-Valla yeğenim, ben Halk Partiliyim. Zala Ablan Halk Partili, oğlum Halk Partili, öküzlerim Halk Partili, atım Halk Partili (avlunun ortasında yatan sarı köpeği göstererek) şu domuz var ya, onu döndüremedim, o Demokrat Partili, demiş. 
Gençlerden  birisi yavaşça: 
-İt kadar aklın yokmuş, demiş. 
Ama Ziya Amca bu sözü işitmiş, işitmiş ama  verecek cevap bulamamış.. (Yusuf KILIÇ) 

21- BİRAZ DAHA OKUSA MÜFETTİŞ OLACAKTI 
Yahyalı’ya Adanalı bir ilköğretim müfettişi geldi ve kısa zamanda 
ahbap olduk. Kendisine köylere gittiğinde genç öğretmenlere yük olmamasını, onların imkanlarının kıt olduğunu anlattım. Çevreyi iyi bildiğim için falan köye gidince falan kişiye selam söyle, onda misafir ol, falan köyün muhtarının hali vakti iyidir, onda kal gibi notlar verdim. Dikme köyüne varınca da Ateş Ağa’da misafir ol, fakat o çok nüktedandır, dikkat et, bir laf söyler altından kalkamazsın, dedim. Günlerden bir gün müfettiş, Ateş Ağa’ya misafir olmuş. Çok iyi ağırlamışlar, ertesi gün ahırdan atını eşeğini çıkartmış, hazırlamış, müfettişi ata bindirmiş, kendisi de eşeğe binmiş, öbür köye kadar götürüyormuş. İki günden beri hiç de o anlattığım gibi nüktedan bir adam olarak göremediği Ateş Ağayı müfettiş yavaş yavaş yoklamaya başlamış: 
- Ateş Ağa, maşallah senin Karakaçan çok hızlı, ateş gibi yürüyor, demiş. 
- Evet beyefendi iyi yürür, demiş. 
Beklediği cevabı bulamayan müfettiş, biraz sonra Ateş Ağanın eşeği yerde gördüğü tütün paketinin kağıdını eğilip koklayınca, Müfettiş yine söz açmış: 
-Ateş Ağa, senin Karakaçan okuma da biliyor herhalde, demiş. 
Artık sabrı tükenen Ateş Ağa: 
-Evet bilir beyefendi. Biraz daha okusa  müfettiş olacaktı zaten, demiş. 
(Yusuf KILIÇ) 

22-  EŞEK HİKAYESİ 
Persek Köyünde yaşlı fakat sağlıklı bir adam varmış. Hanımı erken 
yaşlarda ölmüş, adam bekar kalmış. Evi de köyün kenarında imiş. Akşam üzerleri oralarda yayılan başı boş eşekleri  görünce torunlarına pencereden şöyle seslenirmiş: 
-Oğlum şu hayvanı ahıra tıkın, gece dışarıda kalır da kurt yer, kiminse yazık, 
diye ahıra tıktırır, gece de gider uydururmuş. Çocuklar da bunu artık anlar olmuşlar. Yine bir akşamüzeri sonbaharın soğuk akşamlarından birinde harman yerinde genç bir eşek otluyormuş. Adam torunlarına yukarıdan seslenmiş: 
-Oğlum şu hayvanı ahıra tıkın, kurt yemesin , demiş. 
Çocuklar eşeğin yanına varmışlar ve yukarıya bağırmışlar. 
-Dede!.. erkek!.. demişler. 
Adam yukarıdan: 
-Bırakın gitsin avradını   s…   malını, kurt yerse yesin.(Yusuf KILIÇ) 

23-DEVE ÇIKACAK DEĞİL YA 
Dönemin Valisi Erkilet’e gider. Orada kendisine ikram edilen 
kahvenin ilk yudumunda ağzına bir sinek gelir. Vali buna hiddetlenir,  kahvehane sahibini çağırır. Adama bir sürü sayıp döker: 
-Pis adam dikkat etsene. Bu ne saygısızlık… 
Adam şaşırmıştır. 
-Hayrola paşam n’oldu? Niye hiddetlenirsin? 
-Kahvenden sinek çıktı, görmüyor musun? 
Adam gayet pişkin bir şekilde cevap verir: 
-  Verdiğin kaç kuruş para ki paşam. Elbette sinek çıkacak kahveden, deve çıkacak değil ya!…(Musa FENAR) 

24-SEN EŞEK OLARAK KIYMETİNİ BİLİRSİN DE… 
Kayseri’de çocuklar bir mahalle meydanında ellerindeki antika paralarla 
bilye oynarlar .Oradan geçen Yahudi, çocukların oynadıkları paranın antika  olduğunu anlayınca bunları çocuklardan satın almak ister, çocuklara teklifini yapar. 
-Oynadığınız paraları bana verin, size bir avuç para vereyim. 
Çocuklar kayıtsızca Yahudi’ye bakarlar, içlerinden birisi: 
-Amca bunların parayla satılmasına ne gerek var. Eğer çok beğendinse, beni sırtına al, eşek gibi anırarak şu karşıdaki ağaca kadar götür, ben bunları sana bedava vereyim. 
Yahudi çocuğu sırtına alır, anırmaya başlar ve ağacın dibine kadar götürür. Çocuğu yere indiren Yahudi,  parayı beklerken çocuk kaçar, arayı  biraz açtıktan sonra karşısına durup gülmeye başlar. Yahudi neye uğradığını şaşırmıştır. Parayı alamayacağını anladığı için de yapacağı bir şey yoktur. Yalnız, niçin bırakıp kaçtığını merak eder ve sorar. 
-Sırtında taşıttın kendini, parayı da vermedin. Üstelik anır dedin, onu da yaptım. Peki niçin kaçıyorsun, paramı niçin vermiyorsun? 
Çocuğun kurnazca cevabını verir: 
-Bire ahmak adam, sen eşek olarak bu paranın değerini biliyorsun da 
ben Kayserili olarak bilmez miyim! (Mustafa TEMİZER) 

25- HAMİT ASKER OLURSA! 
Hamit köyde avare, pejmürde yetişmiş. Askere gitmiş, askerliğini de bitirmiş. Köylüler “hoş geldin”e gitmişler. Hamit, kalabalığı görünce başlamış askerliğini ballandıra ballandıra anlatmaya: 
-Benim gibi kimse askerlik yapmadı. Orada her şey benden sorulurdu, benden öğrenilirdi. Generaller, paşalar bana selem verirdi… 
Dinleyenler hayrete düşmüşler. Hamit’i tanıyanlar bu işe bir anlam verememişler. Ancak dinleyenlerin içinde karısı Gümüş de varmış. O da bu durumu dinledikçe için için gülüyormuş. 
Vakit  ilerleyip misafirler dağılmış. Gece yarısı Hamit uykuya dalınca: 
Gümüş: 
-Asker kalk! 3-5 nöbetin var, diye seslenmiş: 
Hamit, yattığı yerden istifini bozmadan cevaplamış eşini: 
-Git başımdan!…Bulaşıkçıya nöbet mi olur? (Aydın KAYA) 

26-DOĞRAMASINI BİLMEYENİN 
Yolda yemek için yanına aldığı pastırmayı çaldıran Kayserili, hayli 
hiddetlenir .Onun “of, puff” diye sıkıntısını anlayan hemşehrisi, “Kendisine  bu kadar dert etme.” diyerek onu teselli etmeye çalışır: 
-Bir parça pastırmayı çaldırdığına bu kadar hayıflanmanın bir anlamı yok. Boş ver , gel bendekini beraber yeriz. 
Yol arkadaşı, pastırmayı çaldırdığına bu kadar hayıflanmadığını belirterek durumu izah eder: 
-Adamın çaldığına yanmıyorum, pastırma doğramasını bilmeyen bir adamın eline geçmişse diye ona üzülüyorum, demiş. (Selda DENİZ) 
        
27-  KURNAZ YAHUDİ’NİN MARİFETİ 
Bir gün Yahudi , pazara bir topal eşek getirir. Ancak eşeğin 
doğuştan sakat olduğunu belirtmek içinde nalını ters çakar ve satacağı müşterilerine, nalın ters olduğu için hayvanın aksadığını söyler. Eşeği pazarda bir Kayserili alır. Pazarlık bitip para ve eşek yeni sahiplerini bulunca Yahudi Kayseriliye takılır: 
-Kayserili, hani kurnazdınız? Bak, sana sattığım eşek nalından dolayı aksamıyor. Hayvan aslında sakattı. Seni aldattım. 
Kayserili güler. Ve cevabını kondurur: 
-Var git işine Yahudi. Benim de sana verdiğim paralar sahte idi. 
(Selda DENİZ ) 

28- USTA MEMED AĞA 
Kayseri’de geçmiş zaman içinde Usta Memed Ağa adında bir debbağ yaşarmış. Yardımcılarıyla beraber her gün işe gider, pis kokular ve kirler içinde deri tabaklaması yaparmış. Her akşam üstü başı kir pas içinde evine dönermiş. 
Usta Memed Ağa, evine dönerken her gün kazandığı 10 kuruş parayla, tabaklamadan kalan pislikleri temizlemek için sabun ve temizlik malzemesi alırmış. Hemen hemen kazandığının tamamını günlük suya sabuna harcarmış. Öyle ki elde bir kuruşu dahi kalmazmış. 
Hanımının artık canına tak etmiş. Kocasına bu işi bırakmasını öğütlemiş. 
Usta Memed Ağa hanımına: 
- Bak hanım, köyden anan baban un bulgur göndermezse aç kalacağız. Biliyorum ama benim bu işi  yapmamın sebebini de  öğren öyleyse demiş. 
Sabah yardımcıları kapıya gelip avludan içeriye : 
-Haydi Usta, öğlen oldu. İşe  geç kalıyoruz diye seslendiklerinde hanımına dönerek: 
-Bak hanım, duydun mu? Usta Memed Ağa diyorlar ya!  Sırf bu lafı duymak için dahi bu iş yapılır, şimdi anladın mı?  (Mustafa ALAN) 

29- KAYMAKAM VE ALEYLİLİLER 
1960’lı yıllar. Bünyan Kaymakamı, Belediye Fen Memuru Hayrettin Soylu ve Şoför Cemal Dağaşan köylere bir gezi yaparlar. 
Program gereği akşamüzeri Aleyli Köyü’ne uğrarlar. Muhtar, ihtiyar heyeti ve köylülerle köyün meseleleri üzerine sohbetten sonra vedalaşarak köyden ayrılırlar. Şoför Cemal stabilize köy yolunda yolu şaşırır ve tekrar Aleyli’ye döner. Kaymakamın otosunu gören köy bekçisi hemen koşar ve : 
-Hayırdır Kaymakam Bey, bir şey mi unuttunuz ? der 
Bozuntuya vermeden kaymakam, şoföre hemen devam etmesini söyler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra gece karanlığında yine bir köye girerler. Oradaki bir evden köyün ismini öğrenirler. Tabii ki yine Aleyli’ye gelmişler. Buna sinirlenen kaymakam silahını çeker ve şoförüne namluyu çevirir:
-Bak Cemal, silahımda tam üç mermi var. Şayet bir daha bu köye dönersen, Aleyli adını ağzına alırsan önce seni, sonra Hayrettin’i öldürürüm. Son kurşunu da şakağıma sıkar kendimi öldürürüm. 
Daha da siniri geçmeyen kaymakam köye doğru döner ve bağırarak şöyle der: 
-Ulan Aleylililer, mıknatısınız mı  var ulan, ikide bir bizi köye çekip duruyorsunuz.?   (Ali CENGİZ) 

30-AŞIK MUSTAFA İLE KAYMAKAM 
Zamanın Bünyan Kaymakamı “gece kimse fenersiz gezmeyecek” diye emir verir. Emrine uyulup uyulmadığını  kontrol etmek için geceleri gezmeye çıkar. Bir gün Aşık Mustafa’ya rastlar. Aşığın elinde fener yerine keven otu yandığını gören kaymakam, kızgın kızgın sorar: 
-Hani senin fenerin? 
Aşık Mustafa hiddetlenerek cevap verir: 
    Ottan olur aşıkların feneri, 
    Yeni çıktı Kaymakamın hüneri 
    Çeker isem belimdeki döneri 
    Haddini bildiririm kaymakam. 
Neye uğradığını şaşıran kaymakam, çevredekilere sorar. 
-Bu kim yahu? 
Çevresindeki görevliler: 
-Efendim buna Bünyan’ın meşhur Aşık Dayısı derler. Bu halk aşığıdır. 
Kaymakam bir şey söylemeden çeker, gider.(Ali CENGİZ) 

31-PAŞANIN AZAMETİ 
Merhum Zeki Sicim (Bünyanlı) zamanın behrinde bir siyasi partinin gençlik kolları başkanlığını yapmaktadır. Kayseri İl Başkanlığı,  Hava İkmalde yemek verir. Yemekte Vali, Hava İkmal Bakım Merkezi Paşası, Belediye Başkanı ve birçok bürokrat da bulunmaktadır. Böylesine kalabalığı görür de bizim Zeki Sicim bir konuşma yapmadan durur mu? Hemen mikrofonu eline alır, güzel bir selamlama faslı ve ardından muhteşem bir konuşma yapar. Konuşmanın sonuna doğru selamlama faslında Paşayı unuttuğunu hatırlayıp, kendini affettirmek için Paşaya seslenir. 
-Paşam evimde bir kuzum var, sizin için feda olsun. Sizleri Bünyan’a kuzu yemeye davet ediyorum der. 
Bir gün Paşanın yolu Bünyan’a düşer. Bizim Zeki Sicim’i buldurur ve kuzu 
yemeye geldiklerini söyler. 
Zeki Sicim: 
-Başım gözüm üstüne Sayın Paşam diyerek yanlarından ayrılır. Hemen arkadaşlarına bir kuzu bulmalarını söyler. Fakat istenilen kuzu bir türlü temin edilemez. Bunun üzerine hemen bir  culuh (hindi)  bularak kestirir.  Paşa, sunulan yemeğin kuzu olmadığını sezer: 
-Nedir bu, sen bize kuzu söz vermiştin der. 
Hazır cevaplılığı ile tanınan Zeki Sicim, bu sözün altında kalır mı, hemen 
cevabını verir: 
-Paşam, paşam, sizin azametinizden bu mübarek hayvan küçüle küçüle bir culuh (hindi) kadar kaldı der. (Ali CENGİZ)   

32- ERMENİ İLE ÇOÇUK 
Bilirsiniz, eskiden Kayseri’de Ermeniler yoğun olarak yaşarlarmış. 
Bir gün Ermeni’nin biri yolda yürürken elinde altın para olan küçük bir çocuğa rastlar. Nasıl olsa bu çocuğun aklı ermez, şu parayı elinden alayım diye düşünür. Çocuğun yanına yaklaşıp gülümseyerek çocuğu sever ve tatlı bir dille: 
-Sen bu elindekini bana ver, ben sana şeker, leblebi alayım. Bu senin işine yaramaz. 
-Tamam vereyim ama eşek gibi anıracaksın. 
Ermeni  pişman olur, ne yapalım der ve sokak ortasında eşek gibi anırır. Çocuk: 
- Sen eşek aklınla bunun değerini biliyorsun da, ben bilmez miyim? Ermeni’nin  olay karşısında ağzı açık kalmıştır.  (Yücelhan YILDIRIM) 

33-  YE BAKALIM BABAMIN HAYRINA 
Kayseri Karpuzatan’da pastırmacıların olduğu yerde bir pastırmacı 
pastırmaları kuruturken bir köpek büyük bir parça pastırmayı kaptığı gibi koşmaya başlamış. Bunu gören pastırmacı köpeği kovalamaya başlamış ve  bütün Yeşil Mahalleyi dolaşmışlar. Epey bir kovalamadan sonra köpek ve pastırmacı bayağı yorulmuşlar. Köpek son bir gayretle Keykubat Tepelerine doğru koşmaya başlamış. Pastırma sahibi de tepenin eteğinde soluksuz  ve nefes nefese kalmış , giden köpeğin arkasından bakarken ardından bağırmış:   
- Tamam tamam, bu da babamın hayrına olsun demiş. (Emir AYDIN) 

34- SEN EŞEK OLARAK KIYMETİNİ BİLRİSİN DE… 
Kayseri’de çocuklar bir mahalle meydanında ellerindeki antika paralar ile bilye oynarlar. Oradan geçen Yahudi çocukların oynadıkları paranın antik değerinin yüksek olduğunu anlayınca bunları çocuklardan almak ister. Çocuklara teklifini yapar: 
-Oynadığınız paraları bana verin size bir avuç para vereyim. 
Çocuklar kayıtsızca Yahudi’ye bakarlar. İçlerinden birisi: 
-Amca bunların parayla satılmasına ne gerek var. Eğer çok beğendiysen beni sırtına al şu karşıdaki ağaca kadar götür. Ben bunları sana bedava vereyim. 
Yahudi keyiflenir, kaptığı gibi çocuğu omzuna alır. Dediği yere doğru götürür. Çocuk Yahudi’nin sırtında bir teklif daha yapar: 
-Bu paralardan cebimde de var. Ağacın yanına kadar anırırsan sana onları da veririm. 
Yahudi cevap olarak anırmaya başlar. Ağacın dibine gelirler, çocuğu indiren Yahudi parayı beklerken çocuk kaçar. Arayı biraz açtıktan sonra karşısında durup gülmeye başlar. Yahudi neye uğradığını şaşırmıştır. Parayı alamayacağını  anladığı için de yapacağı bir şey yoktur. Yalnız niçin bırakıp kaçtığını merak eder ve sorar: 
-Evladım sırtında taşıttın kendini para da vermedin. Üstelik anır dedin onu da yaptım. Peki niye kaçıyorsun? Niye para mı vermiyorsun? 
Çocuğun verdiği cevap orijinaldir: 
-Bire ahmak adam. Sen eşek olarak bu paranın değerini biliyorsun da ben Kayserili olarak bilmez miyim?.. (Nefiye ATA) 

35- BAĞDA TERAVİH NAMAZI 
Bir yaz gecesi Ramazan ayında Kayseri’de Hasan Dağında teravih namazı kılınmaktadır. Namazı bağın sakinlerinden Yazmacı Emmi kıldırmaktadır. Namaza başlanmıştır. Namazın tam ortasında ahırdaki bağlı eşek anırmaya başlar. Yazmacı Emmi,  eli bağlı, ahıra giderek eşeği bir güzel döver gelir. Cemaatin başına geçerek namaza kaldığı yerden devam eder. Lakin eşek yine anırır. İmam yine olduğu gibi cemaati bırakarak gider, yine eşeği döver gelir. Bu hal teravih namazının bitimine kadar devam eder. Namaz bitiminde yeğeni Ali, muzip bir şekilde: 
-Dayı Allah kabul etsin ama bu namazımız  kabul oldu mu? 
Yazmacı Emmi cevabı hemen verir: 
-Ne yapayım, kabul olmazsa olsun, eşek de anırmasaydı. 
(Mustafa SAVRANLAR) 

36- ALİMOĞLU’NUN DANASI   
     Alimoğlu’nun beş çocuğu varmış, kısmet bu ya, beşi de kız çocuğu. Erkek evlat hasretiyle yanıp tutuşuyor. Teselli olarak pazara gitmiş, bir tosun almak istemiş. Pazarda Alimoğlu’nun muzip dostları buna bir oyun hazırlamışlar, tosun yerine dişi bir dana vermişler, alıp eve gelmiş. Danayı ahıra bağlamış. Sabaha kadar sabredememiş, hanımına demiş ki: 
İdare lambasını al gel de  tosuna bir bakalım. Alimoğlu hayvanın 
kuyruğunu kaldırınca hanımı demiş ki: 
-Alimoğlu bu tosun değil,  dana. Seni aldatmışlar. 
Alimoğlu sinirden başlamış söylenmeye: 
-Ben bir de kendime bakacağım. Ben kendimden de şüphe etmeye başladım. (Mustafa SAVRANLAR) 

37- TABUTTA İSTİRAHAT 
Fabrikanın marangoz ustası Dinçer Usta öğle paydosunda nereye uzanıp yatmak istese rahatsız edilir. Aklına muzip bir fikir gelir. Fabrikanın mensuplarına mahsus, vefat edenler için tabutlar marangozhanenin deposunda yapılmaktadır. Depoya gider, ben bu tabutların birine yatarsam burası hiç kimsenin aklına gelmez diyerek tabutun içine yatar. Bir müddet sonra bir tıkırtı sesine uyanır. Tabutun budak yerinden el çıkacak şekilde bir delik vardır. Bir arkadaşı da gelmiş tabutun üstünde mektup yazmaktadır. Muzip bir şekilde elini o budak yerinden çıkartarak arkadaşının omzuna dokunur. Adam sağına soluna bakınır yine mektup yazmaya devam eder, ikinci kez yine omzuna dokunur. Bu sefer adam iyice ürperir, kağıdı kalemi oraya atarak kaçar. Usta hemen kestirmeden önüne çıkar: 
-Ne oldu  arkadaş? 
-Usta, tabutun içinde ölü vardı, mektup yazarken bana dokundu da. 
(Mustafa SAVRANLAR) 

38-  KİM YENDİ? 
Kayserililer ile Karadenizliler savaşıyorlarmış. Karşılıklı 
mevzilerden birilerine ateş ediyorlarmış. Uyanık Kayserililer bir oyun düşünmüşler. İçlerinden biri: 
-Bu Karadenizli uşaklar biraz saf olur, bunların içinde İdris, Temel ve Dursun isimliler çok olur. Biz mevziden seslenelim. Dursun ya da İdris diye seslenelim en az 8-10 kişi ayağa kalkar,  biz de onları vururuz. 
Koyulmuşlar planı uygulamaya. Kayserililer seslenmiş: 
-Temel kimdir? 
8-10 tane Temel kalkmış “benim”demiş. Hemen onları vurmuşlar. Kayserililer yine seslenmiş: 
-İdris kimdir? 
8-10 tane İdris kalkmış “benim” demiş. Onları da vurmuşlar. Yine seslenmişler: 
-Dursun kimdir? 
8-10 tane Dursun kalkmış “benim” demiş. 
Kayserililer onları da vurmuşlar. 
Karadenizliler oldukça çok kayıp verdikten sonra anlayabilmişler Kayserililerin oyununu. 
-Yahu bu Kayserililer bizi bu şekilde öldürecekler. Biz de onlara bir oyun oynayalım. 
Düşünmüşler taşınmışlar ve planlarını yapmışlar. Hemen de uygulamaya koyulmuşlar. Karadenizlilerden birisi mevziden kalkmış seslenmiş Kayserililere: 
-Beş lira bulduk, kimin dur? 
Kayserililerin hepsi birden ayağı kalkmış!.. 
-Benim diyen dışarı fırlamış. Böylece Karadenizliler Kayserilileri toptan imha etmişler. 
(Ramazan AKGÜNDÜZ) 

39-  LasSA – ToyotaSA – BurSA – İSA – SA SA SA 
Ünlü sanayicimiz Sakıp Sabancı bir gün bir ili ziyarete gitmiş. Onu 
tanıyan yaşlı bir adam yanına yaklaşarak: 
-Ağam Lassa, Toyotasa, Çimsa senin mi? demiş. 
Sabancı “evet” demiş. Bu söz karşısında yaşlı adam yine sormuş: 
-Manisa, Fransa, Bursa’da mı senin? 
Sabancı “sayılır” demiş. Şaşkınlığını gizleyemeyen yaşlı adam tekrar sormuş: 
-Bütün malın mülkünün öbür dünyada sualini nasıl vereceksin demiş. 
Sabancı: 
- Ne düşünüyon gardaşım. İsa da, Musa da bizim. (Umur EFE) 

40- KASKETİN DELİKLERİ 
1960’lı yılların başında Kayserili vatandaşın birisi Ankara’da 
dolaşırken kendisine bir kasket almak istemiş. İlgili dükkanların bulunduğu bölümleri gezerken bir kasket beğenmiş ve başına geçirip aynadan kendisini izledikten sonra satıcıya “kaç lira” olduğunu sormuş. O zamanlar kasketin en iyisi iki buçuk liradır ama satıcı bakmış ki adam beğenmiş: “beş lira” demiş. Kayserili vatandaş kasketi eline alıp evirip çevirdikten sonra: 
-Hani bunun delikleri,  demiş. 
Satıcı hayretle sormuş: 
-Taze kaskette delik ne arasın hemşehrim? 
Kayserili: 
-Bu kaskete beş lira verecek eşeğin kulakları nereden çıkacak?. 
(Hüseyin ÇARKIT) 

41-  EŞEK İNAT OLUNCA 
1970’li yıllarda komşu illerden bir yolcu Kayseri’ye 
gelmiş. Pastırmanın çok methini duymuş, hatta birkaç sefer de yemiş. Ancak pastırma aleyhinde çıkan dedikodulardan da oldukça rahatsızmış. Tek problemi eşek etinden  pastırma satmayan bir dükkan bulup oradan almakmış. Adamcağız şüpheli bakışlarla pastırmacılar çarşısını dolaşıp dükkanları inceleyip (şurası satar, burası satmaz: şurası daha temiz, burası pasaklı v.b.) düşünürken, yazı tura atmak gelmiş aklına. Atmış yazı turayı, denk gelen dükkana girmiş. Adamın şüpheli bakışlarla girip pastırmaları incelediğini anlayan Kayserili esnaf, adamın ne için bu kadar incelediğini de tahmin etmiş ve bir oyun oynamayı düşünmüş. 
“Buyur” demiş esnaf. Adam yine tedirgin: 
- Pastırma alacağım  da… 
diye kekelemiş korkarak. 
-Tabii derhal, ne kadar? 
-İki yüz gram yeter. Çok severim de… Ama… 
Öbür tarafını diyememiş. (Yani aman eşek eti olmasın diyecek) Kayserili anlamış vaziyeti. Parçayı tarttıktan sonra satırla kıymaya başlamış: 
Hemşehrim bu niye bu kadar zor kesiliyor öyle… 
Kayserili hemen taşı gediğine oturtmuş: 
-Sorma birader, bu namussuz eşek iken de böyle inattı. 
(Hüseyin ÇARKIT) 

42- ON PARA HİKAYESİ 
Osmanlı Devleti zamanında hamamlara gidip 
yıkananlar hamam parasını temizlenip çıkarken öderlermiş. Hamam ücretleri “on paradır” o zamanlar. Kayserili, İstanbul’da epey bir iş arayıp aylak dolaştıktan sonra Cağaloğlu’na varıp hamama girmiş. Bari yıkanıp temizleneyim diye. Güzelce yıkanıp temizlenmiş. Giysilerini giymiş elini cebine atmış ki, ne görsün cebinde on para –hamam parası- yoktur. Hemen kabinine geri gitmiş oturup düşünmeye başlamış. “Buradan nasıl kurtulacağım” diye çareler aramış ama bir türlü bulamamış. İlla ki, on para ödenip öyle çıkılacaktır hamamdan. Ya da bir mucize olacak. 
Kayserili ellerini havaya kaldırmış Allah’a yalvarmaya başlamış: 
-Çöksün bu hamam, başka çarem kalmadı 
diyerek dua etmiş. 
Kayserili on dakika mı yoksa bir saat mi yalvarmış Allah’a bilinmez. Dışardan gelen bir patlama sesiyle hamamın ocak bölümü patlamış ve duvar uçmuş. Açılan yerden Kayserili kendini dışarı atmış. Sokakta Kayserili arkasına bakmadan kaçıyormuş. Karşısına bir dilenci dikilmiş ve: 
- Allah rızası için bir ekmek parası. (Ekmek on paradır.) 
Kayserili dilenciye bakmış: 
-Vay yavrum vay. On para Allah’ta da bulunmadı da koca hamamı yıktı. Bende nereden olacak? 
demiş ve koşmasına devam etmiş. (Hüseyin ÇARKIT) 

43- KİM BİLECEK! 
1940’lı yıllar. Kayserilinin uyanıklığı memleket 
geneline yayılmıştır. Herkes bu durumu biraz kıskanarak gurur meselesi yapmaya başlamıştır Herkes birbirine Kayseriliyi öyle abartarak anlatıyormuş ki,  karşıdaki patlıyor, “Yok o kadar da değil” demekten kendini alamıyormuş. Anlatan ısrarla devam ediyormuş: 
- Yemin ediyorum ki, ne yaparsan yap seni kandırırlar.” 
Böyle bir ortamda iken, hayvanlarla ilgili tez hazırlayan bir doçent: 
-  Hem tezim için araştırma yaparım, hem de Kayseriliyi tanırım.” 
diyerek arabasına atlamış ve Kayseri’ye doğru gelmiş. Boğazköprü (Kayseri girişi)  yakınlarına geldiğinde bir çoban koyunları otlatıyormuş. Hemen durmuş ve çobanın yanına varmış. 
- Selamünaleyküm. 
- Aleykümselam… 
- Ben İstanbul’dan geliyorum. Yakında Profesör olacağım. Hayvanlar üzerinde araştırma yapıyorum. Bu araştırmalarım bir kitap olacak ve herkes okuyup bilgi sahibi olacak. 
-  Neyini araştırıyon hayvanların ki? 
-  Ben, hangi hayvanlar yumurtlar, hangi hayvanlar yavrular, onu araştırıyorum. 
- Beyim sen iki senedir bunu mu araştırıyorsun? 
-  Evet 
- Beyim bunu kime sorsan bilir. Kulağı içinde olanlar yumurtlar: dışında olanlar yavrularlar… 
Adam, çobanın bu ukalalığına biraz bozulmuş ama çaktırmamış: 
- Söyle bakalım, siz milleti nasıl kandırıyorsunuz? 
Çoban adama: 
-Sana şimdi bir soru soracağım. Sorduğum sorunun cevabını bilemezsen bana üç lira vereceksin. Ben bilemezsem ben sana bir lira vereceğim. Sen Profesörsün, ben çobanım. Kabul mü? 
-Tamam, sor bakalım. 
- Dünyada üç gözlü bir hayvan ismi söyle. Madem hayvanları araştırıyorsun. 
Adam düşünmüş, kitaplarını karıştırmış, bulamamış tabii. 
- Bilemedim 
- Ver o zaman üç liramı. 
Adam sessizce çıkarıp üç lirayı vermiş ama, sabırsızlıkla da sorunun cevabını beklemektedir. Hayvanlar üzerinde yıllardır araştırma yapan adam üç gözlü hayvanın ismini öğrenecektir. 
Şimdi düşünme sırası  çobana gelmiş. Bir süre  düşündükten sonra çoban: 
-Ben de bilemedim, al şu bir liranı. 
Adam bir elindeki paraya, bir çobana ve çobanın elindeki iki liraya bakmış. Hiçbir şey söylemeden arabasına atlamış ve Kayseri’ye girmeden dönmüş gitmiş İstanbul’a… (Hüseyin ÇARKIT) 

44- AYAKÜSTÜ ORACIKTA… 
1983 yılında (Temmuz-Kasım) kısa dönem askerlik yaparken bir 
öğretmen arkadaşla çarşı iznine çıktığımız bir Pazar günü kitapçıları dolaşıyorduk. Arkadaşım yabancı dilini güçlendirmek için bir Fransızca kitabı alacak, ben de bir fıkra kitabı almayı düşünüyordum. Birkaç kitapçı gezdikten sonra kalabalık bir kitapçıya uğradık. Arkadaşım uygun bir kitap bulmaya çalışırken benim gözüme vitrinde duran küçük hacimli bir kitap ilişti. “En güzel Kayserili Fıkraları”  zannederim Nejat UYGUR’a aitti bu kitap. 
Arkadaşım kendine kitap beğeninceye kadar ben kitabın neredeyse tamamına yakınını okudum. Arkadaşım kendine kitap aldı Ben satıcıya elimdeki kitabın fiyatını sordum: 
- 75 lira. 
- Pahalıymış kalsın. 
-  Hemşehrim Kayserili misin? 
-  Evet. 
- Kitabı almana gerek kalmadı zaten hepsini okudun. Bir de para vermek enayilik olur artık. Hem de Kayserili okuduğu kitaba bir de para verirse ayıp olmaz mı? 
dedi ve biz arkadaşımla gülüşerek ayrıldık oradan. (Hüseyin ÇARKIT) 

45- ADRES 
Öbür dünyaya intikal eden bir Kayserili, orada bir Yahudi ile arkadaşlık etmektedir. Aralarındaki uyumlu ahbaplık meleklerin dikkatini çeker ve onları mükafatlandırmak isterler. Yanlarına çağırıp derler ki: 
Sizin hal ve gidişiniz çok güzel, öbür insanlara örnek olması için sizi yeniden dünyaya göndereceğiz, oraya giderken bizden ne isterseniz yerine gelecektir, dileyin bizden ne dilerseniz. 
Hemen Yahudi atılarak: 
-Ben ağırlığımca altın isterim. 
Melekler kabul ederler ve Kayseriliye dönerek: 
-Sen ne istiyorsun? 
Kayserili kıs kıs gülerek: 
- Siz bana Yahudi’nin adresini verin yeter. (H.Recep ÇALKANER) 

46- KAYSERİLİ KULLAR   
Padişah II.Ahmet döneminde Erzurum korkunç bir sel felaketine uğrar. Sadrazam padişahın huzuruna çıkar ve olayı haber verir. 
Allah sizi korusun hünkarım bir acı haber vereceğim. Erzurum şiddetli bir sel felaketine uğradı, şehir çok zarar gördü, çok sayıda insan ve hayvan can verdi. 
Padişah şöyle konuşur: 
-Cenab-ı Hak Kayserili kullarımı bu gibi felaketlerden korusun. 
Aradan bir süre geçtikten sonra acı bir haberi daha padişaha verir: 
-Devletlüm  bugün Üsküp şehri yangınla mücadele verdi. Şehrin yarısı yandı, zarar çok fazla. 
Padişah yine üzgün bir tavırla şöyle konuştur: 
-Üsküplü kullarımın kederini canı gönülden paylaşıyorum. Allah Kayserili kullarımı bu gibi felaketlerden korusun. 
Her felaket haberinden sonra padişahın Kayserili kullarını koruması veziri-azamı hayrete düşürür, sonunda dayanamaz ve sorar. Padişah, vezirine şu açıklamayı yapar: 
-Erzurum sel felaketine uğrayabilir ama bunun etkisi geçince halk yerli yerine döner, eski hayatını yaşamaya başlar. Her vilayet için aynı şeyi düşünebiliriz ama Allah göstermesin Kayseri’de bir felaket ortaya çıkarsa Kayserililer  yurda dağılır ve tüm halkın işlerini ellerinden alırlar. İşte asıl felaket o zaman olur, der. (H.Recep ÇALKANER) 

47- AKSİ İSTİKAMET 
Yoldaki adam at arabasındaki adama sordu: 
-Kayseri’ye ne kadar sürer? 
-Yarım saat. 
-Ben de binebilir miyim? 
-Buyur. 
Bir süre yol aldıktan sonra yine sordu: 
-Şimdi ne kadar kaldı? 
-Bir saat. 
-Nasıl olur demin yarım saat kaldı diyordun! 
-Elbette, biz aksi yöne gidiyoruz. (H.Recep ÇALKANER) 

48- BEN DE OYNARIM 
Kayserilinin biri İzmir’e gitmiş. Oradaki tanışıyla dolaşırken   
bakmışlar ki efeler zeybek oynuyor. Kendilerine özgü ağır hareketlerle kol kaldırıp diz vuran efeleri seyrederken İzmirli Kayserili arkadaşına dönüp sormuş: 
-Ne güzel oynuyorlar değil mi? 
Kayserili dudak bükmüş: 
-O kadar düşündükten sonra ben de oynarım, demiş. ( H.Recep ÇALKANER) 

49- KİLO MESELESİ 
İstanbul’da bir adam Kayseriliye sorar: 
-Anladığıma göre sen Kayserilisin. 
-Eh yarı yarıya. 
-Yani annem İstanbullu mu demek istiyorsun? 
-Yok canım! Kayseri’den çıktığımda 55 kiloydum. Şimdi 110 kilo geliyorum da… (H.Recep ÇALKANER) 

50- NE YEDİLERSE 
Bir ahbabında geç vakte kadar oturan bir misafir yağmuru bahane 
ederek misafirliğini uzatır. 
- Görüyor musun, şu rahmet dinse de biz de gitsek. 
Aynı sözü üç beş kere tekrarlayınca, ev sahibi adam pencerelerinin perdesini kaldırarak karanlıkta dışarıya bakıp: 
- Ellerin misafirleri saçakların altından gidiyor. 
Ev sahibini suçlamak isteyen misafir hemen perdenin öbür ucunu kaldırarak taşı gediğine koyar: 
-Evet gidiyorlar ama ne yedilerse karınları da şiş gidiyorlar. 
(H.Recep ÇALKANER) 

>Padişah ve Kayserili

>Padişahın biri, 

-’Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!’ demiş. 

Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana; 
”Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.” 
”Bunun neresi yalan?.. Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir 
yavru. Kaptı mı götürür tabii!..” 
”Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..” 
”Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da 
pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral 
odur tabii!..” 
”Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!” 
”Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda 
yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.” 

Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha 
bu yalandır dedirtememiş. 

Ama bir gün bir Kayserili gelmiş; 
”Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın 
almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan 
değil dersen borcunu öde!..” 

Kaynak :
S.Burhanettin Akbaş